Depresyonun; keyifsizlik, neşesizlik, hayattan zevk alamama, motivasyon eksikliği, değersizlik hissi, karamsarlık, suçluluk duygusu ile ölüm ve intihar düşünceleri gibi klinik belirtilerle ortaya çıktığını ifade eden Korkmaz, toplumda görülme sıklığının bölgelere göre değişmekle birlikte yaklaşık yüzde 8–10 arasında olduğunu kaydetti. Kadınlarda depresyonun erkeklere oranla 1,5–2 kat daha fazla görüldüğünü belirten Korkmaz, yaşam boyunca her 10 erkekten birinin ve her 5 kadından birinin en az bir kez depresyon geçirdiğini söyledi.
Depresyonun daha çok 30’lu ve 40’lı yaşlarda başladığını ancak 7’den 77’ye tüm yaş gruplarında görülebildiğini vurgulayan Prof. Dr. Korkmaz, erken ebeveyn kaybı, madde ve alkol kötüye kullanımı, anksiyete bozuklukları, düşük sosyoekonomik düzey, boşanma ya da ayrı yaşama, işsizlik, daha önce depresyon öyküsü, stresli yaşam olayları, kişilik özellikleri, çocukluk çağında cinsel veya fiziksel istismar, bazı ilaçlar, tıbbi hastalıklar ve hormonal değişikliklerin risk faktörleri arasında yer aldığını dile getirdi.
Depresyonun türleri hakkında da bilgi veren Korkmaz, unipolar majör depresyon, bipolar depresyon, mevsimsel özellikli depresyon, psikotik özellikli depresyon, melankolik depresyon, postpartum depresyon ve atipik depresyonun en sık karşılaşılan türler olduğunu söyledi.
Hastalığın nedenlerine değinen Prof. Dr. Korkmaz, genetik yatkınlığın önemli bir etken olduğunu belirterek, birinci dereceden akrabalarda depresyon bulunması hâlinde riskin yaklaşık yüzde 40 arttığını ifade etti. Bunun yanı sıra biyolojik süreçler, nörotransmitterler, travmalar, stresli yaşam olayları ile çevresel ve sosyal faktörlerin de depresyon gelişiminde rol oynadığını kaydetti.
Majör depresif bozukluğun belirtilerinin; depresif ruh hâli, ilgi ve zevk kaybı, iştah ve uyku değişiklikleri, hareketlerde yavaşlama, yorgunluk, enerji kaybı, değersizlik veya suçluluk duyguları, dikkat dağınıklığı ile ölüm ve intihar düşünceleri olduğunu belirten Korkmaz, tanı koyabilmek için bu belirtilerden en az beşinin iki haftadan uzun sürmesi ve kişinin günlük işlevselliğini bozması gerektiğini vurguladı.
Gündelik olayların ruh hâlini olumsuz etkileyebileceğini ancak her moral bozukluğunun depresyon anlamına gelmediğini ifade eden Prof. Dr. Korkmaz, depresyonun geçici bir duygu durumu değil, mutlaka tedavi edilmesi gereken ciddi bir hastalık olduğunun altını çizdi.
Depresyon hastalarının yaklaşık yüzde 85’inin tedaviye olumlu yanıt verdiğini belirten Korkmaz, zamanında veya yeterli şekilde tedavi edilmeyen depresyonun alkol ve madde kullanım sorunlarına, başka ruhsal hastalıklara ve hipertansiyon ile kalp hastalıkları gibi bedensel rahatsızlıkların seyrinin kötüleşmesine neden olabileceğini söyledi.
Toplumda depresyon tedavisine ilişkin yanlış inanışların bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Korkmaz, damgalanma korkusu, kendi kendine tanı koyma, başkasının ilacını kullanma ve antidepresanlara yönelik yanlış bilgilerin tedaviyi geciktirdiğini dile getirdi.
Tedavinin multidisipliner bir yaklaşımla yürütülmesi gerektiğini vurgulayan Korkmaz, psikoterapi, sosyal destek, yaşam tarzı düzenlemeleri ve ilaç tedavisinin birlikte ele alınmasının önemine dikkat çekti. Hafif vakalarda ayaktan tedavinin yeterli olabildiğini, orta ve ağır vakalarda ise hastane yatışının gerekebileceğini söyledi.
Antidepresan ilaçların etkisinin genellikle 2–4 hafta içinde ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Korkmaz, bu süreçte sabırlı olunmasının tedavi başarısı açısından kritik olduğunu ifade etti. Belirtiler düzelse bile tedavinin en az 6–12 ay sürdürülmesi gerektiğini vurgulayan Korkmaz, aksi hâlde hastalığın tekrarlama riskinin arttığını sözlerine ekledi.
Prof. Dr. Korkmaz, ilaç ve psikoterapinin yanı sıra dirençli depresyon vakalarında elektrokonvülsif terapi (EKT), transkraniyal manyetik uyarım (TMS), vagal sinir uyarımı, derin beyin uyarımı, uyku yoksunluğu, fototerapi ve ketamin uygulaması gibi farklı tedavi yöntemlerinin de kullanılabildiğini belirtti.














