Türkiye bugün yalnızca ekonomik zorluklar, siyasi tartışmalar ya da gündelik polemiklerle açıklanabilecek bir ülkede değildir. Asıl mesele, millet olma iradesinin ne ölçüde diri tutulabildiğidir. Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan şey yalnızca kurumları, sınırları ya da güvenlik refleksleri değil; ortak bir kader bilinci, müşterek bir vicdan ve geleceğe dair ortak bir inançtır.
Türk milliyetçiliği, tam da bu noktada bir hatırlatmadır. Bu topraklarda milliyetçilik; ötekileştiren değil birleştiren, dışlayan değil kuşatan, hamaset üreten değil sorumluluk yükleyen bir anlayış olarak doğmuştur. Devleti yüceltirken milleti ihmal eden ya da milleti sahiplenirken adaleti göz ardı eden bir yaklaşım, bu geleneğin ruhuyla bağdaşmaz.
Türkiye’nin yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntılar çoğu zaman yalnızca rakamlar üzerinden tartışılıyor. Oysa mesele, çok daha derindedir. Ekonomi bir sonuçtur; sebep ise güven duygusudur. Güven, adaletle inşa edilir. Hukukun zedelendiği, kuralların kişilere göre eğilip büküldüğü, liyakatin yerini sadakatin aldığı bir düzende refah kalıcı olmaz. Milletin devlete olan inancı aşınır.
Türk milliyetçiliği, devleti güçlü kılmayı hedefler; ancak bu gücü keyfilikten değil adaletten alır. Devletin itibarı, korku üretmesinden değil, hakkaniyetle yönetmesinden doğar. Bir ülkede vatandaş “haklı olmak yetmiyor” demeye başlamışsa, orada yalnızca hukuk sistemi değil, millet olma duygusu da yara almış demektir.
Gençlerin başka ülkelerde gelecek araması yalnızca ekonomik bir tercih değildir. Bu, bir aidiyet meselesidir. Gençler artık “ne kazanırım?” sorusundan önce “nerede değer görürüm?” sorusunu soruyor. Türk milliyetçiliği, gençleri sloganlarla değil; onlara adil, öngörülebilir ve onurlu bir gelecek sunarak bu topraklara bağlar. Bir milletin geleceği, gençlerinin bavullarında değil; hayallerinde taşınır. Gençler kendi ülkesinde hayal kurabiliyorsa, o millet ayaktadır.
Tam da bu noktada, bu ülkenin geleceği adına söz söyleme ehliyeti olanlara açık bir çağrı yapmak gerekir. Bilgisi, liyakati, birikimi ve tecrübesi olan hiç kimsenin kenarda durma lüksü yoktur. Endişe duymak anlaşılır; fakat endişeyi gerekçe göstererek geri çekilmek, sorumluluğu başkalarına havale etmek anlamına gelir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, uzaktan ahkâm kesen konforlu eleştiriler değil; risk almayı, bedel ödemeyi ve sorumluluk üstlenmeyi göze alan bir iradedir. Yetkin olanların suskun kaldığı her an, bu ülkenin geleceği ehliyetsizliğe terk edilmektedir. Bugün “zamanı değil” diyenler bilmelidir ki, ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu zaman tam da şimdi; millet, kenardan izleyenleri değil, taşın altına elini koyanları hatırlayacaktır.
Türk milliyetçiliğinin temelinde güçlü devlet fikri vardır. Ancak güçlü devlet, kişilere göre şekillenen değil; kurallarla işleyen devlettir. Kurumsallık, devlet aklının sürekliliğidir. Bugünü yönetenlerin yarını da hesaba katmasını sağlar. Kişisel iradelerin ön plana çıktığı sistemler geçicidir; kurumlara dayanan sistemler ise kalıcıdır. Devlet aklı, günü kurtarmayı değil; milleti yaşatmayı hedefler. Çünkü bilir ki devlet, millet için vardır; milletinden kopan bir devlet ayakta kalsa bile meşruiyetini kaybeder.
Türkiye’nin geleceği, toplumun bir kesimini dışlayan, bir kesimini yok sayan anlayışlarla kurulamaz. Türk milliyetçiliği, bu coğrafyada yaşayan herkesin onurunu, hakkını ve güvenliğini devletin teminatı altına almayı esas alır. Birlik; benzemekten değil, aynı istikamete bakabilmekten doğar. Gerçek milliyetçilik; bağırmak değil, sorumluluk almaktır.
Türkiye’nin geleceği; devleti şahsi iradelerin oyuncağı olmaktan çıkarıp milletin ortak aklına emanet eden, hukuku güce tabi kılmak yerine gücü hukukun sınırına hapseden, sadakatle değil liyakatle yürüyen, gençlerine sabır değil gelecek vaat eden ve Türk milliyetçiliğini slogan değil devlet aklı olarak kavrayan bir iradeyle kurulacaktır; bunun dışındaki her tercih, günü kurtarsa bile milleti yoran, devleti ayakta tutsa bile Türkiye’yi geleceksiz bırakan bir ertelemeden ibaret kalacaktır.












