Yüreğimiz yanıyor… Şanlıurfa’da bir okulun kapısından içeri silahla giren bir gencin saldırısı ve toplam 14 yaralı… Kahramanmaraş’ta 14 yaşında bir çocuğun okula saldırısı ve toprağa verdiğimiz bir öğretmen ve sekiz masum yavru… Bunlar birer sonuç. Asıl mesele, bu sonuçları doğuran sebepler…
Herkes konuşuyor. Herkesin bir açıklaması var. Kimi, aileleri suçlu buluyor; kimi okullarda güvenlik zafiyeti, diyor. Kimi ekranları işaret ediyor, kimi dijital oyunları… Kimileri de Milli Eğitim Bakanının “Milli Eğitim” ile olan kavgasını gerekçe gösteriyor. Hemen hepsinde bir parça gerçek var; var da parçalar bizi sonuca götürmüyor. Gerçek, bu parçaların toplamını oluştura tablo-ki bu tablonun oluşumunda hepimiz suçluyuz.
Toplumda refleks var, var da saman alevi gibi. Tepki var; hüzün doruklarda, acı damarlarda da peki, sonuç? Deprem olur, ağıt yakarız; yangın çıkar, isyan ederiz; selin aldığı canlara için köpürür, kızarız… Madende göçük olur, feryat ederiz; tren kazası olur ya raylarda suçu arar ya da makiniste öfkeleniriz… Sonra? Sonra önlem almayı, sebep aramayı, önlem almayı unutur döneriz rutin hayatımıza.
İşte iki yeni kahredici bu olayı da yine aynı pencereden bakarak değerlendirmeye başladık bile. Birkaç gün öfke, birkaç sebep sonra unutulacak ta ki yeni bir facia oluncaya, yaşanıncaya kadar. Asıl kırılma nerede biliyor musunuz? Aşınan, örselenen yok edilen değerlerimizde… Bir toplum değerlerini kaybetmeye başladığında fay hatlarındaki kırılmaların önü alınmaz. Büyür de büyür çatlaklar.
Çatlakları önlemenin tek yolu ne? Eğitim… Eğitim nerede verilir? Ailede, okulda. O nedenle okul, sadece bilgi verilen yer değildir. Okul, bir milletin geleceğinin inşa edildiği yerdir. Eğer o inşa süreci çökerse, geriye sadece bina kalır, ruh kaybolur. Bugün yaşadığımız tam olarak da budur.
Bugün okullarımız çocuklarımıza ne veriyor? Ne kazandırıyor ki öğrenci okula kendisini bağlı hissetsin? Bir kimlik mi? Bir kişilik mi? Bir ideal mi? Bir aidiyet mi? Yoksa sadece sınav stresi, rekabet ve yalnızlık mı?
Eskiden okulların bir ruhu vardı. Sevgi vardı, saygı vardı, yarışmalar, tartışmalar, sahneler vardı. Sıcak, samimi ve sahici ilişkiler vardı. Yanı sıra disiplin vardı. Şimdi? Hepsi ya göstermelik ya da tamamen yok. Çocuk okulda var; ama okul çocuğun içinde yok.
Aileye bakın… Çocuğu okula teslim edip kenara çekilen bir anlayış… “Ben görevimi yaptım” diyen bir rahatlık… Oysa eğitim bir ortaklıktır. Aile ile okulun birlikte yürüttüğü bir süreçtir. Bu bağ koptuğu anda çocuk ortada kalır. Ne okul tutabilir onu ne aile.
Peki ya öğretmen? Bir zamanlar toplumun en saygın mesleklerinden biri idi öğretmenlik... Şimdi tartışılan, değersizleştirilen, parçalanan bir yapı… Kadrolu, sözleşmeli, ücretli… Bu ayrım sadece öğretmeni değil, eğitimin ruhunu da parçalıyor. İtibarı zedelenmiş bir öğretmenden, geleceğin inşasını beklemek ne derece gerçekçi olur?
Bir de sistem… Ezbere dayalı, test odaklı, üstelik ruhsuz… Soran değil işaretleyen, anlayan değil ezberleyen bir nesil… Beş şık arasında sıkışmış zihinlerden analitik düşünen karakterlerin çıkmasını beklemek ne derece doğru varın siz karar verin. İnsan yetiştirmeyen bu ezberci sistemle bir yere varılması mümkün mü? En tehlikelisi de cezasızlık algısı. Çocuk, yanlış yapanın yanına kâr kaldığını görüyor ve yaşıyor. Büyüklerinin çıkar ve koltuk uğruna şaklabanlıklarına şahit oluyor. Unutulmasın ki adalet duygusunun zedelendiği yerde kurallar anlamını yitirir. O noktadan sonra şiddet sıradanlaşır.
Şimdi açık konuşalım: Bir ülkede bir öğrenci silahla okula giriyorsa… Bir öğretmen sınıfında darp ediliyor veya öldürülüyorsa… Bir eğitim yuvası o eğitim yuvasında yetiştirilmeye çalışılan bir mensubu tarafından mezarlığa döndürülüyorsa… Bu sadece bireysel bir sapma değildir. Bu, uygulanan sistemin sonucu ve çöküşüdür. Kimse kendini kandırmasın. Biz çocuklara ne verdiysek, onlar onu büyüttü. Biz değerleri törpüledik, yonttuk zayıflattık; onlar aidiyeti kaybetti. Biz adaleti işimize geldiği ölçüde şekillendirdik, onlar sınır tanımadı. Biz öğretmeni yalnız bıraktık, onlar rehbersiz kaldı, biz çocuk yetiştirdiğimizi sandık; ama sonuç ortada…
Unutmayalım ki toprak, kendisine ekileni büyütür. Eğer biz bu toprağa sevgiyi, saygıyı, kardeşliği; aklı, inancı, ilmi, aidiyeti değil de hırsı, kini, nefreti, adaletsizliği ve bencilliği ekiyorsak yarın karşımıza çıkacak olan bir nesil kaybı değil, bir ülkenin de tarihten silinmesi olur. Sözün özü bu yaşananlar bir başlangıç değil, bir sonuçtur ve eğer biz hâlâ sadece sonuçları konuşup sebepleri göz ardı ediyor isek daha çok ağlarız, daha çok kaybederiz. En acısı, bir gün artık kaybedecek bir geleceğimiz de kalmaz.












