Bir toplumun en büyük sermayesi ne silah gücü ne altını ne de petroldür. Asıl sermaye güvendir. Güvenin hâkim olduğu toplumlarda insanlar, biri birlerine olduğu kadar devletlerine de sırtlarını dönmezler. Devlet vatandaşına, vatandaş devletine inanır ve güvenirse o ülkede hukuk işler, ekonomi gelişir, üretim artar, huzur hâkim olur. Güven ortadan kalkarsa toplum içten içe çürümeye başlar. Güven yok olursa ihanet ayrığı kısa sürede toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. İhanet, yalnızca bir insanın eşini aldatması ya da dostunu yarı yolda bırakması değildir. İhanet; emanete sahip çıkmamaktır. Millete verilen sözü unutmaktır, kamu malını şahsi servete dönüştürmektir, makamı hizmet için değil menfaat için kullanmaktır, adaleti eğip bükmektir, liyakati yok saymak, hak edeni dışlayıp yandaşı kayırmaktır.
Bugün etrafımıza baktığımızda şu soruyu sormadan edemiyoruz: İhanet neden bu kadar sıradanlaştı? Eskiden "hain" denildiğinde milletin ortak vicdanı ayağa kalkardı. Bugün ise ihanet, siyasi kamplaşmanın, ekonomik çıkarların ve güç mücadelelerinin gölgesinde anlamını kaybetti. Suçluların alkışlandığı, doğru söyleyenlerin yalnız bırakılmaya çalışıldığı bir ortamda değerler ters yüz edildiği için toplum, doğru ile yanlışı ayırt etmekte zorlanır. Toplumun vicdanı böyle durumlarda adeta mihenk taşı görevini üstlenir; ancak vicdan susarsa hukuk da susar. Hukuk sustuğunda adalet yara alır. Adalet zedelendiğinde güven çöker. Güvenin çöktüğü yerde insanlar birbirinden ve yöneticilerinden şüphe etmeye başlarlar. Bir millet için bundan daha büyük bir yıkım yoktur.
Bugün, bireysel ihanetlerin çok ötesinde toplumun her kesimini doğrudan ilgilendiren bir büyük ihanet yumağı ile karşı karşıyayız. Vergisini ödeyen vatandaşın hakkını israf etmek, kamu kaynaklarını hoyratça harcamak, devlet imkânlarını belirli çevrelerin hizmetine sunmak, gençlerin umutlarını çalacak politikalar üretmek, ehliyeti ve liyakati bir kenara bırakıp sadakati ölçü hâline getirmek… Bunların her biri, milletin emanetine karşı işlenmiş ağır birer vebaldir. Çünkü makam mülk değil, emanettir. Emaneti sadakatsizlik ihanettir.
İhanetin en ağır biçimi, vatana yönelen ihanettir. Tarihimiz bunun acı örnekleriyle doludur. Devletleri çoğu zaman dış düşmanlar değil, içerideki çıkar odakları çökertmiştir. Kapılar içeriden açılmış, kaleler içeriden teslim edilmiş, milletler içeriden parçalanmıştır. Bunun içindir ki tarih, ihanet edenleri lanetle, vatanına sadık kalanları hayırla yâd eder.
Bugün terörü meşrulaştıran her söylem, milli birlik duygusunu zayıflatan her adım, milletin ortak değerlerini aşındıran her girişim, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın toplumsal güvene zarar vermektedir. Eleştiri başka; milletin ortak varlığına kastetmek başkadır. Demokratik hakların kullanılması başka; şiddeti ve bölünmeyi teşvik etmek bambaşkadır. Bu noktada kılı kırk yarmak, toplumu ayrıştıracak her türlü girişimden şiddetle kaçınmak gerekir.
İhanetin yaygınlaşmasının bir başka sebebi de hesap verilebilirliğin zayıflamasıdır. Yaptığının bedelini ödemeyeceğini düşünen kişi veya kişiler, zamanla sınır tanımaz hâle gelirler. Cezasızlık duygusu, daha büyük ihanetlere davetiye çıkartır.
Peki, çözüm nedir? Çözüm; yeniden ahlâkı merkeze almaktır. Çözüm; hukukun üstünlüğünü tavizsiz uygulamaktır. Çözüm; liyakati esas almak, emaneti ehline vermek, kamu malını yetimin hakkı bilmek ve hesap vermeyi bir yük değil, bir onur saymaktır. Ailede doğruluğu öğretemezsek, okulda dürüstlüğü yaşatamazsak, kamuda adaleti tesis edemezsek, siyasette hesap verebilirliği sağlayamazsak, yarının güven toplumunu kuramayız. Şu bir gerçek ki ihanet bir anda ortaya çıkmaz; uzun yıllar boyunca görmezden gelinen yanlışların büyümesiyle oluşur.
Unutmayalım ki bir milleti yıkan sadece düşman orduları değildir. Adaletin zayıfladığı, vicdanın sustuğu, ehliyetin yerini sadakatin aldığı ve güvenin kaybolduğu toplumlar, en büyük yıkımını içeriden yaşarlar. Güvenini kaybeden toplum, geleceğini de kaybeder. Güvenini kaybeden bir millet de sadece bugününü değil yarınını da kaybeder.













