Bir devleti ayakta tutan sadece ordusu, hazinesi veya kanunları değildir. Devleti ayakta tutan asıl güç; adalet, liyakat ve bilgidir. Bilginin yerini sloganın, liyakatin yerini sadakatin, hakikatin yerini propaganda dilinin aldığı toplumlarda, devletin kurumları zamanla zayıflamaya başlar. Çünkü yanlış bilgi üzerine alınan her karar, yeni yanlışların temelini oluşturur. Bugün kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Devlet adamlığı neden bilgiden uzaklaştı?
Bir makama oturmak, o makamın gerektirdiği bilgiye de sahip olunduğu anlamına gelmez. Makam yetki verir; bilgi ise güven kazandırır. Devlet yönetiminde en tehlikeli cehalet, bilmediğini biliyor görüntüsünü vermektir. Konuşmadan, araştırmayan, açıklama yapmadan önce uzmanlara danışmayan, tarihî olayları yeterince incelemeden kesin hükümler veren yöneticiler; farkında olmadan hem kendilerini hem de temsil ettikleri makamı yıpratırlar. Çünkü devlet adına söylenen her söz, sıradan bir sohbet değildir. O söz, millet adına kurulmuş olur.
Toplumların ortak hafızası vardır. Arşivler vardır, resmî kayıtlar vardır, canlı tanıklar vardır. Dolayısıyla geçmişe ilişkin yapılacak her değerlendirme, kişisel kanaatlere değil; belgelere, verilere ve tarihî gerçeklere dayanmalıdır. Gerçekler, siyasi ihtiyaçlara göre değişmez. Hakikat, iktidara göre şekil almaz. Tarih de alkışa göre yazılmaz.
Bugün bir siyasetçi konuşur, yarın o konuşma unutulabilir. Fakat devlet adına söylenen sözler, arşivlerde kalır ve gelecek nesiller tarafından değerlendirilir. Bu yüzden devlet adamının dili, sıradan bir dilinden daha ölçülü olmak zorundadır.
Türk-İslam devlet geleneğinde devlet yönetimi ehliyet ve liyakat üzerine kurulmuştur. Nizâmülmülk, yüzyıllar önce kaleme aldığı Siyasetname adlı eserinde devlet görevlerinin ehil kişilere verilmesini öğütler. Yusuf Has Hacib, hükümdarın en büyük yardımcısının bilgi olduğunu söyler. Mustafa Kemal Atatürk da aynı gerçeği farklı bir ifadeyle dile getirir: "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.", der. Bu söz, yalnızca eğitim politikalarına değil; devlet yönetimine de ışık tutmaktadır. Çünkü ilmin rehber olmadığı yerde önyargılar, ezberler ve kişisel kanaatler devreye girer. Bilgi çağında yaşıyoruz. Bugün herhangi bir konuda konuşmadan önce birkaç dakika içinde resmî belgelere, akademik çalışmalara ve tarihî kaynaklara ulaşmak mümkündür. Buna rağmen araştırmadan konuşmak, yanlış bilgi yaymak veya doğruluğu tartışmalı ifadeleri kesin gerçek gibi sunmak; sadece bireysel bir hata değildir. Böylesi afaki konuşmalar, kamuoyunu yanıltma riskini beraberinde getirir. Devlet yöneticisinin her sözü, milyonlarca insan tarafından doğru kabul edilir. Bu nedenle makam sahipleri sorumluluklarını göz önünde bulundurarak konuşmalıdır.
Doğruluk, devletin itibarıdır. Kur'an-ı Kerim: "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun." (Tevbe Suresi, 119. Ayet) Doğruluk yalnızca bireysel bir ahlak ilkesi değildir. Devlet yönetiminin de temelidir. Çünkü millet, yanlış yapabilen yöneticiyi affedebilir. Ancak gerçeği bile bile çarpıtan veya araştırmadan konuşan ve bunu alışkanlık hâline getiren yöneticilere duyduğu güveni kolay kolay yeniden tesis edemez. Güven kaybedildiğinde ise sadece kişiler değil, kurumlar da yıpranır.
Devlet adamı, gelecek nesilleri düşünmek ve hakikatin peşinden gitmek zorundadır. Günü kurtarmak değil geleceği düşünmek mecburiyetindedir. İşte bu yüzden her siyasetçi devlet adamı olamaz. Devlet adamlığı, makamın değil; karakterin, bilginin ve sorumluluk duygusunu yüreğinde hisseden kişidir.
Bugün Türkiye'nin en büyük ihtiyacı; daha yüksek sesle konuşan yöneticiler değil, daha doğru konuşan yöneticidir. Algı ile kendisine ve çevresine alkış toplayan değil, bilgisi ile güven veren kişidir. Daha fazla hamaset değil, daha fazla hakikat, daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla ortak akıl devlet adamı ve yöneticilerdir. Bilgiye sırtını dönen yönetimler ve yöneticiler, eninde sonunda gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalırlar. Unutulmamalıdır ki güçlü devletler, güçlü sloganlarla değil; güçlü kurumlarla, ehil kadrolarla ve doğru bilgiyle ayakta kalır. Milletin emaneti olan devlet makamlarında bulunan herkes, konuşmadan önce şu soruyu kendisine sormalıdır: "Söyleyeceğim söz, bilgiye mi dayanıyor; yoksa sadece hoş karşılanıp alkışlanması için mi?" Bu soruya verilecek samimi cevap, sadece yöneticilerin değil, devletin de geleceğini belirler.













