DR.HASAN YAĞAR

DR.HASAN YAĞAR


Bir kehanet

19 Ocak 2022 - 16:15

Sözümüz, köyden kente adeta cazip hale getirilmiş bulunun göçün, İstanbul özeli üzerine olacaktır.

Bilindiği üzere İstanbul, dünya kentlerinin başında yer alan bir şehrimiz. Ve günden güne, kontrol edilemeyen ve dahi bu anlamda hiçbir tedbire başvurulmak istenmediği gözlenen bir şekilde ha bire göç almaktadır. Bu sebepledir ki sabit nüfusu ON YEDİ MİLYON olmak üzeredir. Bu demografik yapı, irili ufaklı birçok devleti geride bırakan bir mahiyettir. Bu sebepledir ki, gerek yerel yönetim ve gerekse Merkezi yönetimin canhıraş çalışmalarına rağmen İstanbullunun medeni ihtiyaçlarını karşılamayı bir tarafa bırakın, bunu stabil hale getirememekle kafa kafayadır. Her ne hikmetse bu göç akını, demokrasi veya özgürlük kavramı ile ilişkilendirilerek dünden bu güne geçiştirile gelmektedir. Hâlbuki mevcut hal, ilerideki neticesi bakımından vahim bir duruma gebe olduğunun sinyallerini taşımaktadır. Böylesi bir durum, dünyanın hiçbir medeni ülkesinde söz konusu ettiğimiz kavramlarla uzaktan ve yakından ilişkilendirilmemektedir. Böyle düşünülmekte olduğu sebebiyledir ki oralarda her isteyen bulunduğu yeri terk edip şehre göçememektedir. Zira mevcut halin doğası ile söz konusu ettiğimiz kavramların doğası arasında hiç mi hiç bir ilgi ve alaka yoktur. Ama bunu, adına demokrasi denen nimeti diğer toplumlar gibi ciddi çaba ve hatta kavgalarla değil de, Cennet Mekân bir Fani’nin sayesinde adeta altın bir tepside önünde hazır bulan bir toplum niteliğinde olan toplumumuza anlatmak hiç mümkün değil. Akıl ve mantıkla bağdaşmadığı tartışmasız olan bu durumun, gelecekte telafisi mümkün olmayan bir kargaşa ve karmaşanın habercisi olduğu gözden uzak tutulmaması gereken bir problem olduğunu düşünmekteyiz.

Bakınız doktora tezim sebebiyle yaptığım araştırmalarda tanık olduğum üzere 1905’lerde İstanbul’un nüfusu -şayet hafızam beni yanıltmıyorsa- 500.000’ler civarındadır. Ve taşradan gelen insanlar, adına “MÜRUR TESKERESİ” yani Geçiş Belgesi denen bir belge ile kontrole tabi tutularak her gelenin İstanbul’da kala kalmasına müsaade edilmemiştir. O tarihlerde başkent olan İstanbul’daki işi için, talep ettiği süresini tamamlayan her kişi derhal burayı terk etmek durumundaydı. Ama şimdilerde ücralardaki evini barkını terk eden her kes “İstanbul’un taşı toprağı altın” kavliyle buraya adeta hücum etmektedir. Bu gelişler, şu veya bu şekilde belli bir kurala bağlanmayacak olursa devletin tüm imkânları buraya seferber edilse dahi zannediyorum işin altından kalkılamayacaktır.

Mesela geçtiğimiz aylarda kendini gösteren yağışsız günler, İstanbul’un susuz kalabileceğinden ciddi manada söz edilmesine vesile teşkil etmişti. Bereket ki müteakip günlerden itibaren yağışlar oldu da bu endişe sadece bir nebze olsun giderilmiş oldu. Bilebildiğimiz kadarıyla İstanbul’u besleyen su kaynakları fevkalade kısıtlıdır. Bu, sadece su ile ilgili bir endişe. Daha bunun, yol, elektrik, telefon, doğalgaz, otobüs, trafik vs. hizmetleri gibi yer altı ve yer üstü çalışmaları da söz konusudur. Bize öyle geliyor ki adeta bir bardak gibi İstanbul lebalep dolunca akabinde taşmalar olacaktır. Artık bu raddeden sonra, İstanbul hayatı gibi bir hayata alışan insanları geldiği yere gerisin geri döndürmek ise asla mümkün olmayacaktır.

Herkesin malumu olduğu üzere İstanbul’a kopup gelenler, büyük bir ekseriyetle Doğu ve Güney Doğu illerimiz kökenlidir. Gerek buradaki aile fertlerinin çokluğu ve gerekse eldeki arazilerin bu insanları burada tutamaya yetmeyişi ve dahi şehre göçenlere yardım adı altında FAK-FUK fonu ve benzeri ödeneklerin kendilerine sunulmasının yanında bir de işsizlik ödeneğinin revaç bulmuş olması, söz konusu göçü ha bire körüklemektedir.

Hâlbuki bu ve benzeri imkânlar bu insanlara kendi köy veya mezrasında sunulacak olursa zannediyoruz ki, bu yerinden ve yurdundan kopuş, en azından cazip olmaktan çıkarılmış olacaktır. Söz gelimi her aile reisine kendi köyünde asgari/azami olarak ayda 150 veya 200 liracık gibi bir meblağ, yem vesaire destek mahiyetinde ödenecek olsa, devlet ve dahi vergi ödeyerek devlete destek olan toplum üyeleri için daha kazançlı olacaktır. Zira köy veya mezra gibi bir muhitte bir veya iki tane süt hayvanı beslemek veya 30-40 üyeli bir kümes oluşturma bu suretle mümkün olacak ve o insanlar da bu sayede başkalarına yük olmadıkları gibi kendi ayakları üzerinde durmayı becermiş olacaklardır. Kaldı ki bilhassa kentlerimizde belediyelerin yaptığı sosyal yardımların layıkıyla yapılmadığı ayrıca söz konusudur. Zira Ankara Demetevler’de belediye aracının seyir halinde olarak, erzak paketlerini yol boyunca kendisine işaret edenlere bol keseden dağıttığı, bizzat tanık olduğum bir vakadır. Demek oluyor ki bu mesele dahi şirazesinden kopmuş durumdadır. Kısacası, mesele sil baştan gözden geçirilmeye ihtiyaç duyar bir nitelik kazanmış durumdadır. Binaenaleyh, ellili yıllardan itibaren cazip hale getirilmiş bulunan şehir, maalesef toplumumuzu iyiden iyiye yozlaştırmış bulunmaktadır. Zira yeteri kadar fabrikası bulunmayan bir ülkenin insanını şehre toplaması asla akıl ve izanla bağdaşır bir durum olmasa gerek. Çünkü buraya toplanan insanlara bir geçim kaynağının sunulması, zaruretten öte bir şeydir. Hâlbuki şehre göçen insanımız için geçim kapısı olarak inşaat işçiliğinden öte yoğun mahiyette bir iş ve ekmek kapısı hemen hemen yok gibidir. Diğer taraftan alıştığı daha önceki hayatına geri dönmesi ise asla mümkün değildir. Bir aile reisi olarak kendisi bunu istese dahi, kendisi dışında kalan diğer ailesi efradını buna inandırma ve ikna edebilme şansı hiç yoktur.

Tabii olarak bu işin bir de asayişe müessir yanı var ki, oraya pek girmek istemiyoruz. Kısaca değinilecek olursa, bu konunun olumsuz mahiyette ne denli ayyuka çıktığı, gerek asayiş birimlerinin ve gerekse toplum destekli birimlerin yaptığı polisiye çalışmaların sadece elektronik sahaya ilişkin olarak hemen her kese ve her gün mesajlar çekildiğini ve buna rağmen işin üstesinden gelinemediği, medyaya yansıyan tipik örneklerden anlaşılmaktadır. Kaldı ki hemen her tarafa konulmuş bulunan kamera kayıtlarına rağmen insanların suç işlemekten caymadığına bakıldığında ise, bu hususun da yabana atılır cinsten olmayan sıkıntılar yarattığı söz konusudur. Zira bilhassa şehirlerdeki demografik dolaşım Genel Zabıtanın denetimi dışına tevcih edilmiştir ki; bu işin kayıtlarını tutanların, asayiş üzerinde hiçbir sorumlulukları yoktur. Bu da, bu meselenin daha başka bir çıkmazı mahiyetindedir. Tabir yerinde ise davul ve tokmak başka başka ellerdedir. Bu durum, toplumun huzur ve rahtını sağlamakla ödevli bulunanların işini iyice karmaşık hale getirmektedir. Bu ise, halkın yönetime güvenini sarsmaktadır.

İstanbul’un mevcut durumu itibariyle tek vali ve tek emniyet müdürü ile yönetilmesinin yerindeliği ise birçok kafada yer bulan düşüncelere maruzdur. Gerek bilimlerin ve gerekse hizmetlerin inceden inceye dallara ayrılmakta olduğu günümüzde, devasa bir kenti yönetimsel manada ilk otoriteler bakımından daha küçük kompartımanlara ayırt etmenin yararına inanmak acaba akılcı değil midir?

Bir öneri ve sonuç:

Yukarıda da değinildiği üzere, İstanbul’a göç veren yöreler, Türkiye’nin doğusu ile güneydoğusunda yoğunlaşmaktadır. Buralarda genel olarak yetmişe merdiven dayamış insanlar çoğunlukta olup, yeni nesli mevcut hal ile buralarda tutmak pek mümkün gözükmemektedir. Öğrenim görmüşler bir tarafa, böyle bir niteliği olmayanların dahi buralara tutunmayı istikbal bakımından pek akılcı bulmadıkları söz konusudur. Bunları o muhitte tutmanın yolları mutlaka araştırılmalıdır. Mesela, doğu illerimizde kışın karın o kerpiç evlerin boyunu aştığı günler için devlet o insanlara “Kış Desteği” adı altında en uygun olanı cinsinden olarak mutlaka bir destek vermelidir. Aksi halde oralar boşalacak olursa bir daha o mezra ve köylerde iskâna rıza gösterecek insan bulmanın pek mümkün olmayacağını düşünmekteyiz. Yaz için de, keza yukarıda değinildiği üzere, o insanları oralarda tutmak bakımından irili ufaklı girişimler için mutlaka bir destek vermenin yararı hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır. Zira insanımız “gözden ırak olmayı, gönülden de ırak olmak” olarak görmektedir

En Son söz:

Dikkat edilecek olursa yazımızın adını Bir Kehanet koymuş bulunuyoruz. Kehanet gayptan haber vermek anlamına kullanılan bir kavram ise de, bizim kanaatimiz o değildir.

Kehanet, “perşembenin gelişini çarşambadan görmek” anlamında olarak geleceği hal veya mazi ile izah etmek veya yorumlamak olsa gerek. Binaenaleyh naçizane olarak bizim yaptığımız da budur. Bu ise aklın yegâne yolu olarak “ileri” her toplumun başvurduğu bir yöntemdir. Diğer bir ifadeyle söylenecek olursa, bu iş bir tedbirler manzumesini içeren bir yol olarak bilinmeli ve buna göre hareket etmenin bir başka bakış açısını içermektedir.

Boyumuzdan büyük laf ettiysek affola!

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum