Tarihsel olarak baktığımızda Türkiye’de 1947 yılında ilk Sendikalar Kanunu’nun kabul edilmesi işçi sendikaları ile işveren sendikalarının da kurulmalarının yolunu açmıştır. Ancak 1961 yılına kadar münferit birkaç örgütlenme dışında bir işveren sendikalaşmasından söz edilemez. Ancak 1961 yılında sosyal ve ekonomik haklara vurgu yapan yeni bir Anayasanın kabul edilmesi süreciyle beraber işverenler teşkilatlanma ihtiyacı duymaya başlamıştır. 1962 yılında Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun kurulması ve 1963 yılında Sendikalar Kanunu ile Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu’nun kabul edilmesi işverenlerin teşkilatlanmalarına hız kazandırmıştır. 1982 yılında yeni bir Anayasanın kabulü ve 1983 yılında söz konusu kanunların değişmesine kadar işveren sendikası sayısı Cumhuriyet Tarihinin en yüksek seviyesine çıkmıştır. Ancak 1983 yılından sonra bu sayı yarıya kadar düşmüş, 2010 yılı Anayasa değişikliği sonrası 2012 yılındaki mevzuat değişikliğinden sonra da bu seviyeleri korumuştur. 1983 yılından sonra işverenlerin daha az savunma ihtiyacı içinde olmaları hem sayılarının az olmasına hem de sayısal çokluk yerine işlevsellik üzerine kurgulu faaliyet göstermelerine yol açmış görünmektedir.
Bütün bu tarihsel sürece rağmen Türkiye’mizde sendikalaşmanın ne işe yaradığı hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmayan çalışan kitlesinin var olduğunu yadsımamak gerekir. Çalışan emekçilerin bir kısmı sadece maaşlarına zam sürecinde sendikalardan bahsetmekte ya da amiyane tabiriyle kendilerine neden benim maaş daha az oldu sualinde sendikaları sorumlu tutmaktadır. Oysa sendikalaşma; çalışanları ekonomik olduğu kadar, sosyal ve mesleki haklarını korumak, geliştirmek, işveren karşısında daha güçlü bir konuma gelmek amacıyla hareket eden yasal bir teşekküldür. İşi sadece maddi anlamla sınırlı tutmak bu açıdan bakıldığında pek de doğru olmayacaktır. Sendika yöneticileri açısından da sadece işin bu boyutunu ön planda tutmak keza aynı şekilde doğru değildir. Zira mesleki hakları korumak ve geliştirmek de çalışan emekçiler açısından oldukça önemlidir. Peki nedir bu mesleki haklar? Genel olarak bu hakları dört başlık altında toplamak gerekir: İşçinin fazla mesai hakkı, eşit muamele görme hakkı, iş sağlığı ve güvenliği dahilinde koruma hakkı ile tazminat ve diğer hakları talep etme. Bütün bu haklar İş Hakları ve İş Kanunu’nda belirtilmiş olup merak eden kişilerin ayrıntılı olarak incelediğinde görebileceği şekilde düzenlenmiştir. Lakin son zamanlarda iş haklarının sendikalar tarafından pek de sahiplenmediğini görebilmek bizleri ziyadesiyle düşünceye sevk eder duruma gelmiştir. Zira kurumların birçoğunda ismi olmasına rağmen çalışanların haklarıyla alakalı olarak bilgilendirilmediğini görebilmekteyiz. Nitekim herhangi bir problemle karşılaşan çalışanlar sudan çıkmış balık misali başka arkadaşlarıyla konu hakkında telakki etmektedir. Halbuki işçinin sorunlarıyla alakalı olarak hem sendikalarımızda hem de kurumlarımızda konu hakkında malumat sahibi olan kişilerin işçiye haklarıyla alakalı olarak yasal mevzuat zemininde bilgi vermesi yerinde olacaktır. Bir diğer önemli nokta işçinin yaptığı işin niteliğine göre düzenli aralıklılarla iş güvenliği etkinliklerine dahil edilmesidir. Belirttiğim üzere en önemli nokta ve ayrım işin niteliğine uygun olarak uygulamalı eğitimin verilmesidir. Diğer türlü bir tesisat işçisine temizlik işçisinin sahip olması gereken güvenlik önlemlerini anlatırsanız süreç size zaman kaybı olarak dönecektir. Kısaca belli periyotlarla çalışanların ve işçilerin yaptıkları işin niteliğine göre eğitim alması elzemdir. Bu eğitimleri veren eğitmenlerin de konu hakkında malumat ve teknik eğitime sahip olması keza aynı şekilde zaruridir.
Esasen bu konu oldukça genişletilebilir ancak yazımızı genişlettikçe kapsam aralığı ve sayfa sayısı yeterli olmayacağından şimdilik ana hatlarıyla kimi yanlış anlamaları ifade etmekle yetinelim.
Sağlık ve esenlikle kalınız.












