Hikayeyi muhakkak duymuşsunuzdur. Meşhur Roma lideri Julius Caesar, büyük Pompei’yi yenilgiye uğrattıktan sonra MÖ. 15 Mart 44 yılında Roma Senatosu’nda diktatörlük kuracağı endişesiyle bazı senatörler tarafından tertip edilen suikast sonucu öldürülür. Onu şaşırtan uğradığı suikast değil en güvendiği hatta manevi oğlu olarak gördüğü Brutus ve Cassius’un ihanetiydi. Ancak Cassius’dan ziyade Brutus’un onu sırtından bıçaklayanlarla beraber olması, Caesar’ın ölüm anında tarihe not düşülecek şu cümleyi kurmasını sağlamıştır: ‘’Sen de mi Brutus? (Latince: Et tu, Brute?)’’ Haliyle bu cümle zaman geçtikçe en yakınlarımızda bulunan kişilerin ihanetine karşı duyulan şaşkınlığı ve hayal kırıklığını ifade eder boyuta gelmiştir.
Şimdi bazılarınız neden bu tarihi bilgiyi verdiğimizi düşünebilir? Malum olduğu üzere güncel bazı mevzular kamuoyunu meşgul ededurmaktadır. Bir yanda eğitim ve öğretim ortamlarını geldiği son durum diğer yanda ise bir üniversite öğrencisinin Tunceli’de katledilmesi olayı. Her iki olayında arkasında yatan gelişmeleri iyi irdelemek gerekir. Zira bu tür davranışlar toplumda infiale yol açmakla beraber kamu kurum ve kuruluşlarının başında bulunan muhtelif yönetici ve çalışanlarında toplum nezdinde Brutus olarak algılanmasına neden olmuştur. Bir emniyet amiri düşünün ki çocuğunun durumundan bihaber ya da haberdar. Lakin bu duruma rağmen tedbirsizlik yaparak evinde birçok silah bulundurmakta. Haliyle özel olarak ilgilenilmesi gereken çocuk kafasında bazı şeyler kurgulayıp, silahı eline alıp büyük bir katliam yapabilmektedir. Üstelik baba figürü çocuğunu atış talimi yapmak için poligona götürdüğünü de ifade etmektedir. Düşünmek gerekir bu olaya sebebiyet veren baba mıdır yoksa çocuk mudur? Hiç şüphe yoktur ki bir çocuk okulda belli bir noktaya kadar eğitilebilir. Eğitimin temelindeyse aile yer alır. Aile tarafından çocuğun eğitimine dair yerine getirilmesi gereken ödevler yerine getirilmediği takdirde öngörülemez gelişmelerin yaşanılması kaçınılmaz sondur. Ancak burada dikkat edilmesi gerekilen ince bir çizginin olduğunu da unutmamak gerekir. Zira aşırı korumacı anne-baba tutumunun da çocuğun geleceği üzerinde olumsuz etkileri söz konusu olabilmektedir. Atalarımızın deyimiyle ‘’Ne az ne de çok’’ olmalı denetim.
Gelelim Tunceli’de bundan altı yıl önce yaşanan hadiseye. Bu hadisenin yaşanmasında da çocuğunun yanlış davranışlarını, kötülüğünü veya sorumluluğunu üstlenmeyip kapatmaya çalışan ebeveynler vardır. Genellikle aşırı koruyucu, kendi eksikliklerini yansıtan veya mükemmeliyetçi imaj kaygısı güden ebeveynler bu duruma sebebiyet vermektedir. Bu tutum, çocukta suçluluk duygusunu yok ederken, sorumluluk almayı engeller ve karakter gelişimine zarar verir. Çoğu zaman çocuğun davranışları kontrol dışına çıkarak hiç de istenmeyen sonuçlar doğurur. Nitekim devletin idaresi içinde yer alan birinin baba olarak çocuğunun yaptıklarını kabullenmeyip, araştırma sürecini baltalayarak olayı başka bir şekilde topluma izah etmeye çalışması da tam da bu mükemmeliyetçi anne-baba tutumuna örnek ihtiva etmektedir.
Esasen yaşanan iki hadisede de asıl mevzu şudur: Bu kişiler kullandıkları devlet gücüne istinaden bazı gelişmeleri örtbas etmeye çalışmakla kendi yetersizliklerini mi kapatmaya çalıştılar? Elbette evet. Lakin sadece kendilerine zarar vermekle kalmayıp mevcut merkezi idareyi de sırtından bıçakladılar. Nitekim toplum vicdanı sadece bu ebeveynleri yargılamakla yetinmez, bunları o makamlara layık görenleri de yargılamaya başlar. Kısaca yaşanan gelişmelerin zararı sadece toplumsal boyutla sınırlı kalmayıp, siyasal alana da yansıyacaktır. Şayet toplumsal infiale neden olan bu türden olumsuz gelişmelere zamanında müdahale edilmiş olsaydı belki bugün farklı bir öngörü de bulunabilirdik.
Esenlikle kalınız.












