İsrail lafla durdurulacak bir devlet değil. Devlet dediysem de söz gelimi, bu kavram bu cinayet şebekesine asla yakışmıyor.
Çünkü devlet demek hukuk demektir,belli kural ve yasalara bağlı olmak demektir.
İsrail kendini hiç bir kuralla bağlı hissetmiyor. Her türlü cinayeti, varlığı ve dinsel amaçları için meşru görüyor.
Dünyayı Yahudiler ve ötekiler olarak iki düşman kutup olarak değerlendiriyor. Yöneticilerinin, Filistinlileri insan olarak görmediklerini ifade eden sayısız beyanları, bu düşünceden hareketle asker ve sivilleri arasında tam bir Filistinli öldürme yarışı var.
İsrail bu cesareti kendi gücünden almıyor, öncelikle başta ABD olmak üzere Batı'nın desteğinden, ve Müslüman ülkelerin -kolpa yapmaktan- başka hiç bir şey yapmayacaklarını bilmekten alıyor. Hangi Müslüman ülke-İran hariç- Filistinliler için etkili bir teşebbüste bulundu? Hepsinin hali ortada, Trump otur diyor,oturuyorlar kalk diyor, kalkıyorlar. Halklarının hissiyatını siyasete aktaracak bir samimiyet ve cesaretleri yok. Bütün yaptıkları hamaset. Asarız, keseriz, çiğneriz edebiyatı... Buna Erdoğan iktidarı da dahil.
Türk milleti tepkilerini en yüksek seviyede dile getirdi, sokağa çıktı, yürüdü, dünyaya seslendi, akan kanın durmasını, İsrail ile ticaretin kesilmesini istedi. Bir halk ancak bunları yapabilir. Bugün Gazze'de en yaygın sivil yardım kuruluşlarının başında Türkiye'den gidenler geliyor.İmkanı olanlar kendi çapında bir şeyler yapmak için çırpınıp duruyor.
Peki ülkeyi yönetenler ne yaptı, tıpkı elinde hiç bir etki olmayan sokaktaki vatandaş gibi bol bol slogan attı, kendi siyasetini takviye için mitingler düzenledi, ama onu aşan bir girişimde bulunmadı. Oysa mesela, soykırım boyunca devam eden ticarete bir son verilebilir, hava sahası kapatılabilirdi.İsrail'de askerlik yapanlardan Türk vatandaşı olanların vatandaşlıkları iptal edilebilirdi.Uluslararası Ceza Mahkemesinde açılan davanın öncülüğünü yapabilir, Kürecik'i kapatabilirdi. Bunların hiç birini yapmadı. Tam aksine Netanyahu'nun iç politikada elini güçlendirecek beyanlarla İsrail toplumundaki dış tehdit algısının büyümesine katkıda bulunuldu.
Önceki gün İçişleri bakanı Mustafa Çiftçi;" Rabbim bana Kudüs valiliğini nasip et" diye bir açıklama yaptı.Dua ve tazarru gizli yapılır, alenen yapılan dua propaganda izi taşır. Bu sözün İsrail'de nasıl anlaşılacağı, halka nasıl yansıtılacağı bellidir. Nitekim İsrail Savunma Bakanı Katz buna sert bir cevap vererek;" Kudüs üç bin yıldır Yahudi halkının başkentidir,burası Kostantin değil" dedi. İsrail, ölümcül, varoluşsal tehdit algısı üzerinden iç ve dış kamuoyunu ikna ediyor."Bunları yapmazsak bizi yaşatmazlar, bir avuç suda boğarlar" diyor.Yani İsrail'e yönelik bu tür tehditler aslında onun kar hanesine yazılıyor,döktüğü kanı yok edilme tehdidine karşı haklı bir mukabele kategorisine sokmasına yarıyor.
Ancak sadece ona hizmet etmiyor,İsrail'in bu tür içi boş laflara verdiği sert tepki de, lafı söyleyenleri halkın gözünde Gazze'nin hamisi konumuna yerleştiriyor.Politik yönünü İsrail'in tepkilerine bakarak belirleyenleri -lafazanların- safına itiyor. Böylece iki taraf aslında birbirine bağırarak birbirini besliyor. Gazze'de hiç bir şey değişmese de kazananlar; laf yarıştıranlar oluyor.Sosyal medyada Katz'ın açıklamalarına bakarak," adresimizin neresi olduğu belli olmuştur," diyenleri görünce aklıma bu yazıyı yazmak geldi. İsrail'i bağırt oyunu yükselt, gerisi hikaye...Bu laflar sadece Netanyahu'nun kan içiciliğine malzeme olur.Daha rasyonel, daha sonuç alıcı politikalara ihtiyaç var.













