Bir 24 Temmuz’u daha geride bıraktık.
Gazeteciler ve Basın Bayramı kutlandı.
Kutlandı da…
Gerçekten neyi kutladık?
Gazeteciliği mi?
Basın özgürlüğünü mü?
Halkın haber alma hakkını mı?
Yoksa siyasilerin açıklamalarını manşete taşıyan, protokol ziyaretlerini haberleştiren, makam sahiplerinin her cümlesini “önemli açıklama” diye servis eden bir medya düzenini mi?
İnsan ister istemez soruyor:
Elazığ’da gazeteciler ve basın bayramını kutlarken, ortada gerçekten özgür bir basın kaldı mı?
...
Bugün Elazığ’da gazetecilik yapmanın en büyük sorunlarından biri, gazetecilikle halkla ilişkiler faaliyetlerinin birbirine karıştırılmasıdır.
Bir siyasetçi açıklama yapar, haber olur.
Bir bürokrat ziyaret gerçekleştirir, haber olur.
Bir kurum müdürü makamında ağırlama yapar, haber olur.
Bir siyasi parti yöneticisi birkaç cümle söyler, haber olur.
Bir belediye başkanı bir program düzenler, haber olur.
Ama vatandaşın gerçek sorunu?
O bazen haber bile olamaz.
Çünkü vatandaşın sorununu yazmak, bazı makamları rahatsız edebilir.
Bir ihaleyi sorgulamak, birilerinin keyfini kaçırabilir.
Bir kamu yatırımındaki aksaklığı gündeme getirmek, siyasi dengeleri bozabilir.
Bir belediyenin yanlışını yazmak, ilan ve reklam ilişkilerini etkileyebilir.
Bir bürokratın uygulamasını eleştirmek, “neden böyle yazdın?” sorusunu beraberinde getirebilir.
İşte tam da burada gazetecilik ile biat kültürü arasındaki çizgi ortaya çıkar.
Gazeteci, kendisine kızılmasın diye susuyorsa gazeteci değildir.
Gazeteci, ilanı kesilir korkusuyla gerçeği görmezden geliyorsa gazeteci değildir.
Gazeteci, siyasi iktidarla arasını bozmamak için vatandaşın sorunlarını görmezden geliyorsa gazeteci değildir.
Gazetecinin görevi kimseyi memnun etmek değildir.
Gazetecinin görevi, kamuoyunu bilgilendirmektir.
...
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada karşıma çıkan bir sokak röportajında vatandaşa Elazığ’ın sorunları soruluyor.
Verilen cevap çok dikkat çekici:
“Elazığ’ın bir sorunu yok. Her şey güllük gülistanlık.”
İlk bakışta güldüren bir cevap gibi görünebilir.
Ama aslında üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir cevap.
Çünkü bir şehirde vatandaş gerçekten sorun olmadığını düşünüyorsa, bunun iki nedeni vardır.
Ya gerçekten sorun yoktur…
Ya da sorunların varlığından haberdar değildir.
Peki vatandaş neden haberdar değil?
İşte burada basına çok büyük görev düşüyor.
Elazığ’ın turizmi neden istenilen seviyede değil?
Gençler neden iş bulmak için başka şehirlere gidiyor?
Nitelikli göç neden durdurulamıyor?
Sanayi yatırımları neden yeterli değil?
Şehrin ekonomik potansiyeli neden gerektiği gibi değerlendirilemiyor?
Deprem sonrası dönüşümde hangi sorunlar yaşanıyor?
Kamu yatırımlarının öncelikleri doğru belirleniyor mu?
Şehrin ulaşım, trafik, altyapı ve şehircilik sorunları neden yıllardır konuşuluyor?
Esnafın, çiftçinin, emeklinin, işçinin ve işsizin yaşadığı sıkıntılar ne durumda?
Bunlar konuşulmayacaksa gazetecilik neyi konuşacak?
...
Elazığ’da bazı haberleri takip ettiğinizde insanın gerçekten aklına şu soru geliyor:
“Biz başka bir Elazığ’da mı yaşıyoruz?”
Çünkü bazı haberlerde şehir adeta bir başarı hikâyesi.
Her yatırım büyük başarı.
Her toplantı tarihi önem taşıyor.
Her açıklama müjde.
Her ziyaret önemli.
Her proje devrim niteliğinde.
Her siyasi açıklama manşetlik.
Her makam ziyareti haber değeri taşıyor.
Ama sokağa indiğinizde başka bir Elazığ görüyorsunuz.
Geçim sıkıntısı yaşayan esnafı görüyorsunuz.
İş arayan gençleri görüyorsunuz.
Kentin ekonomik olarak neden istediği noktaya gelemediğini sorgulayan insanları görüyorsunuz.
Turizmin potansiyeline rağmen neden istenilen seviyede olmadığını soranları görüyorsunuz.
Ve bütün bunların yanında bir de medyada sürekli “Elazığ şahlanıyor, Elazığ büyüyor, Elazığ uçuyor” havası görüyorsunuz.
Peki gerçek hangisi?
Manşetlerdeki Elazığ mı, sokaktaki Elazığ mı?
...
Asıl mesele tam da burada.
Siyaset, doğal olarak kendisini eleştiren gazeteciyi sevmez.
Hiçbir iktidar, hiçbir belediye yönetimi, hiçbir siyasi yapı kendisini sürekli eleştiren medyadan hoşlanmaz.
Ama demokrasinin temel şartlarından biri de tam olarak budur.
Gazeteci siyasetçinin hoşuna gitmek zorunda değildir.
Gazeteci belediye başkanının gönlünü hoş tutmak zorunda değildir.
Gazeteci milletvekilinin alkışını almak zorunda değildir.
Gazeteci bürokratın takdirini kazanmak zorunda değildir.
Gazeteci yalnızca gerçeğe karşı sorumludur.
Fakat Elazığ’da zaman zaman bunun tam tersine tanık oluyoruz.
Siyasetin istediği gazeteci profili giderek daha görünür hale geliyor:
Soru sormayan…
Sorgulamayan…
Eleştirmeyen…
Araştırmayan…
Rahatsız etmeyen…
Yalnızca verilen açıklamayı alıp yayınlayan…
Siyasetçinin fotoğrafını mümkün olduğunca büyük kullanan…
Kamuoyuna sunulan şovu haber diye pazarlayan…
Ve şehrin gerçek sorunlarını mümkün olduğunca arka plana iten bir gazetecilik anlayışı…
Böyle gazetecilik kolaydır.
Çünkü kimseyle kavga etmezsiniz.
Kimse size kızmaz.
Kimse “neden bunu yazdın?” diye hesap sormaz.
Ama bunun adı gazetecilik değildir.
Bunun adı, kamuoyuna haber görüntüsü altında halkla ilişkiler servisi yapmaktır.
...
Gazetecinin sermayesi ne makamdır ne de para.
Gazetecinin sermayesi güvenilirliğidir.
Bugün yazdığınız haber nedeniyle birileri size kızabilir.
Yarın bir siyasetçi sizinle konuşmayabilir.
Bir belediye başkanı sizi toplantıya çağırmayabilir.
Bir kurum yöneticisi size kapısını kapatabilir.
Birileri hakkınızda “muhalif”, “düşman”, “taraflı” gibi yaftalar kullanabilir.
Bunların hepsi olabilir.
Ama gazeteci bütün bunlara rağmen doğru bildiğini yazabiliyorsa, işte o zaman gazetecidir.
Çünkü gazetecilik, güçlünün yanında durmak değil;
gücün karşısında gerçeği söyleyebilmektir.
...
Elazığ’da bir başka tehlikeli anlayış da şu:
“Benden değilsen benim için yoksun.”
Siyasi kutuplaşmanın basına yansıyan en tehlikeli tarafı budur.
Bir gazeteci hükümeti eleştiriyorsa “muhalif” ilan edilir.
Bir gazeteci muhalefeti eleştiriyorsa “yandaş” ilan edilir.
Bir gazeteci belediyeyi sorguluyorsa “düşman” olur.
Bir gazeteci bir siyasi partinin yanlışını yazıyorsa o partinin karşısına geçmiş sayılır.
Oysa gazeteci hiçbir siyasi partinin militanı değildir.
Gazeteci hiçbir makamın memuru değildir.
Gazeteci hiçbir belediyenin propaganda birimi değildir.
Gazeteci hiçbir milletvekilinin basın danışmanı değildir.
Gazeteci, halkın haber alma hakkının temsilcisidir.
Bunu anlamayanların gazetecilikten söz etmesi ise başlı başına bir çelişkidir.
...
Bu nedenle 24 Temmuz benim için artık klasik anlamda bir bayram değildir.
Çünkü ortada kutlanacak kadar özgür bir medya düzeni olduğuna inanmıyorum.
Basının gerçekten özgür olduğu bir ülkede gazeteciye “Bunu neden yazdın?” diye hesap sorulmaz.
“Bunu yazarsan başına iş gelir” denmez.
“Şu kişiyi eleştirme” denmez.
“Bu kurumun haberini yapma” denmez.
“Şunun aleyhine yazma” denmez.
Gazeteciye kimse “bizden misin?” diye sormaz.
Çünkü gazetecinin birilerinden olması gerekmez.
Gazetecinin halktan olması yeterlidir.
...
Bu nedenle 24 Temmuz’da kutlanan şeyin gerçekten “Basın Bayramı” olabilmesi için önce basının özgür, bağımsız, tarafsız ve cesur olması gerekir.
Aksi halde geriye sadece göstermelik kutlamalar, süslü mesajlar ve bolca alkış kalır.
Ve sonunda sokakta vatandaşa “Elazığ’ın sorunu nedir?” diye sorulduğunda alınan cevap da değişmez:
“Elazığ’ın bir sorunu yok. Her şey güllük gülistanlık…”
İşte asıl kara gün budur.













