Devleti devlet yapan yalnızca bayrağı, sınırları, kurumları ya da güvenlik gücü değildir. Devleti devlet yapan en temel unsur hukuktur. Çünkü hukuk, devletin vatandaş üzerindeki gücünü sınırlandıran, aynı zamanda vatandaşın hakkını da devlete karşı koruyan en büyük teminattır. Hukuk devletinde hiç kimse kanunların üzerinde değildir. Devlet görevlileri de dâhil herkes yürürlükteki hukuk kurallarına uymak zorundadır. Kanunlar yalnız vatandaş için değil, devleti yönetenler için de bağlayıcıdır. Aksi hâlde devlet, hukuk devleti olmaktan çıkar; güçlünün istediğini yaptığı keyfi bir düzene dönüşür.
Bugün tam da bu noktadayız. Kanunlar gerçekten herkese eşit mi uygulanıyor? Yoksa bazı şirketler için hukuk askıya mı alınıyor?
Bakın, Hazar Gölü, yalnız Elazığ'ın değil, Türkiye'nin en kıymetli doğal miraslarından biridir. Sahip olduğu biyolojik çeşitlilik, endemik canlı türleri, göçmen kuşlar için oluşturduğu yaşam alanı ve hassas ekosistemi nedeniyle ulusal ve uluslararası ölçekte koruma altına alınması Türkiye Cumhuriyeti kanunları ile koruma altına alınmıştır. Türkiye'nin taraf olduğu Ramsar Sözleşmesi'nin ruhu budur. 4 Nisan 2014 tarihli Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği'nin amacı budur. 9 Nisan 2015 tarihinde "Ulusal Öneme Haiz Sulak Alan" ilan edilmesinin sebebi budur. 29 Ocak 2024 tarihinde "Doğal Sit ve Nitelikli Koruma Alanı" statüsünün verilmesinin gerekçesi de budur. Bütün bu düzenlemelerin ortak amacı: “Hazar Gölü'nün doğal yapısını, su kalitesini, endemik canlılarını ve kuş göç yollarını korumaktır. Yönetmelik açık açık; “Sulak alanların kirletilmemesi zorunludur.”, diyor. “Sulak alan ilan edilen bölgenin ekolojik karakteri korunacaktır.”, diyor. “Bu alanlara katı atık, hafriyat ve proses atıkları dökülemeyecektir.”, diyor. “Sulak alan doldurulamayacaktır.”, diyor. “Doğal yapı bozulamayacaktır.”, diyor. Kanun böylesine açıkken Maden ilçesinden çıkarılan bakır cevherinin asitle işlenmesi sonucu oluşan atıkların (cebirenin) Hazar Gölü Sulak Alanı içerisinde olan Gezin İstasyonunda depolanmasına yönelik faaliyetler yürütülmesini kim nasıl izah edecektir? Bu mesele yalnızca çevre meselesi değil, aynı zamanda hukuk meselesidir. Bu mesel aynı zamanda kamu vicdanı meselesidir. Bu mesele aynı zamanda gelecek nesillerin yaşam hakkı meselesidir. Göl çevresindeki atıkları toplamakla gizlenecek bir konu hiç değildir.
Şimdi açık açık devleti yöneten seçilmiş ve atanmış bilumum devlet görevlilerine vatandaşlar olarak soruyoruz. Hazar Gölü Sulak Alanı içerisinde kalan Gezin İstasyonunda Maden ilçesinde çıkartılan asitlerle ayrıştırılan bakır ve birleşenleri için yapımı sürdürülen depolama ve sevkiyat istasyonu için gerekli ÇED süreçleri tamamlanmış mıdır? Koruma statüsüne sahip alan için bilimsel ve akademik değerlendirmeler yapılmış mıdır? (Gezin Tren istasyonu aynı zamanda Doğu Anadolu Fay Hattı üzerinde yer almaktadır.) Ramsar Sözleşmesi ile sınırlandırılan bu alan için gerekli ulusal ve uluslararası yükümlülükler yerine getirilmiş midir? Bağımsız uzman raporları kamuoyu ile paylaşılmış mıdır? İlgili bakanlıkları il genelinde temsil eden müdürlükler bu faaliyetlerin neresindedir? Çünkü burada söz konusu olan yalnızca bugün değildir. Sülfürik asit ve ağır metallerin yağmur sularıyla yer altına sızması ihtimal değil gerçektir. Hazar Gölü'nün su kalitesinin bozulması risk değil, gerçektir. Endemik balık türleri sadece zarar görmeyecek aynı zamanda yok olacaktır. Göçmen kuşların göç güzergâhında yer alan bu gölün kimyasallarla kirlenmesi göçmen kuşlarının olduğu kadar bu gölde yaşayan kuşların da ölümü ile sonuçlanacaktır. Bakır cevherinin taşınması ve depolanması esnasında oluşacak kimyasal tozlardan ve havaya karışacak zehirli gazlardan zarar görecek olan bu yörede ürün yetişmeyecektir. Keven çiçeklerinin sonu gelecek arıcılık tarihe karışacaktır. Zarar oluştuktan sonra pişman olmak, doğayı geri getirmeye yetmez. Çünkü doğanın bazı yaraları onarılmaz. Peki, bütün bu olacaklara rağmen niçin bizzat devlet görevlileri bütün bunlara neden göz yumulmaktadır? Bu şirketin arkasındaki güç kimdir, kimlerdir?
Şu bir gerçek ki devlet; milleti, hukuku, kamu yararını ve gelecek nesillerin hakkını korumak için vardır. Devlet, bir şirketin çıkarı için doğanın katledilmesine seyirci kalamaz. Devlet, vatandaşlarının geleceğini yok edemez. Bir yatırım ekonomik katkı sağlayabilir, istihdam oluşturabilir, üretime katkıda bulunabilir; ancak bunların hiçbiri hukukun dışına çıkmanın gerekçesi olamaz. Çünkü kalkınma ile çevreyi korumak birbirinin alternatifi değil, birlikte yürütülmesi gereken iki temel kamu görevidir. Hukukun üstünlüğü tam da böyle zamanlarda anlam kazanır. Şayet koruma altındaki bir alanda kanunların açık hükümlerine rağmen kanunsuz faaliyetler yürütülüyorsa, insanlar doğal olarak; “Kanunlar gerçekten devlet için mi var yoksa kanunlar güçlü olanın istediği zaman aşılabilen metinler midir?”, diye sormaya başlar. O soru sormak veya sordurmak toplumun devlete olan güvenini zedeler. İşte asıl tehlike budur. Hiç kimse yatırımlara karşı değildir. Hiç kimse üretime karşı değildir. Hiç kimse istihdama karşı değildir. Ancak herkes hukukun uygulanmasını isteme hakkına sahiptir. Vatandaşın beklediği şey ayrıcalık değil, hukuktur. Beklediği şey sessizlik değil, şeffaflıktır. Vatandaşın beklediği gösteri değil kanun çerçevesinde icraattır. Bugün cevap bekleyen soru hâlâ ortadadır. Hazar Gölü'nün geleceği gerçekten güvence altında mıdır? Yoksa ekonomik çıkar uğruna telafisi mümkün olmayan bir çevre tahribatına göz mü yumulmaktadır? Bu soruların cevabını verecek olanlar, bugün görev başında bulunan seçilmişler ve atanmışlardır. Çünkü tarih, yalnız yapılan hizmetleri değil; göz göre göre engellenmeyen yanlışları da kaydeder ve sonunda geriye tek bir soru kalır: Devlet, hukukun devleti olarak mı hareket ediyor; yoksa hukuk, bazı şirketlerin faaliyetlerine göre mi şekilleniyor?













