Atatürk Cumhuriyetinde şimdiki diplomanın adı şahadetname idi. Mesela benim ilkokul ve Orta Okul mezuniyetlerim bu şekildedir. Bunun açılımı ise tanıklı belge demektir. Bunu beğenmeyenler batılılaşıyoruz anlamına bunun adını diploma yaptılar. Yaptılar da ne oldu. Eski tas eski hamam. Atatürk’ten sonra maalesef işin özüne değil kabuğuna önem verilir oldu. Hatta mesela Atatürk’ün Nutuk adlı eserini Atatürk’ün kullandığı dilden hiç kimse anlayabilir değil. Gerçi yeni dilde yazılanı da pek okuyup anlayan yok ya. Her ne ise. Onun için de havanda su döver misali veya mehter takımı gibi iki ileri bir geri yapmak suretiyle adeta yerinde saymak oluştu. Dilde “ÖZ TÜRKÇE” adına ne kadar yerleşik kelime varsa hemen hepsi tedavülden kaldırıldı. Ama ne var ki o Arapça ve Farsça dedikleri kelimelerin yerini şimdilerde İngilizce ve Fransızca kelimeler arzı endam etmekteler. Bu kelimeleri saymaya kalksam inanın sayfalar yetmez. Ancak işin ilginç veya Fransızcasıyla “enteresan” yanı ise bunu yapanlar da güya Atatürkçü idiler. Gülelim mi ağlayalım mı belli değil. Ama konumuzun esası bu değil.
Bu kısa girizgâhtan sonra gelelim esas meseleye:
O DA ŞU:
Bakınız şu günlerin (2026 Mayısının son haftası) en yoğun meselesi, CHP (Cumhuriyet Halk Partisi)’nin şaibe bulaştırılan 38. Olağan Kurultayını “Mutlak Butlan=Yok Hükmünde Sayma” davası hakkındaki karar; Ankara İstinaf Mahkemelerinin 36.Hukuk Dairesi tarafından hiç kimsenin ummadığı bir anda açıklanıverdi. Zira basın yayından öğrenildiğine göre işin bir numaralı muhatabı durumunda olan Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu sebeple tatil yolundan geri döndüğü söz konusudur.
Şimdi işin özüne ulaşmış olarak diyebiliriz ki hemen herkesin ve adeta sağır sultanının dahi duyduğu üzere; sözü edilen kongreye rüşvet, işe alma vs. vaatlerle bazı delegelerin iradelerinin ifsada uğratılmak suretiyle sakatlandığı ve bu sebeple de haksız bir sonuç alındığı apaçık ortadayken yüksek tahsil şahadetnameli ve hemen her gün muhtelif ekranlarda arzı endam eden bazı “aklı evveller” vay efendim ne olmuş da böyle olmuş, yanlış yapanlar cezasını görsün ama mevcut sahtekârlık devam etsinin ısrarı içinde içten içe dert yanıp durmaktalar.
Hemen her gün TV ekranlarında tanık olunduğu için bu konuda çok ateşli savunmalar yapan bazı zevatın isimlerini yazmakta bir beis görmüyorum. Bu zevatı muhteremlerin başında üstelik devlet umuru görmüş biri olarak hem de Dr payesine sahip eski devlet bakanı (Ne demekse Devlet Balkanı. Vakti zamanında adama iş bulmak gayesi ile oluşturulan bir makam olduğu o günün insanı olarak bizler pek ala bilmekteyiz) Sayın Dr. Masum Türker, gazeteci İsmail Dükel ve daha başkaları bu karardan ötürü çok mahzun olmuş durumdalar. Bu zevatı muhteremler tarafından: “Failler cezasını çeksin, ama biz yolumuza devam edelim” mealinde beyanda bulunulmakta. Sevgili dostlar insan “çok yazık” demekten kendini alamıyor. Peki, oluşan sonuç için “bu haksız bir kazançtır” diye insana sormazlar mı? Bir de böyle bir yol açılırsa gelip geçeni kim önleyebilir. Bu tür fikirlere akıl tutulması diyorlar ama ben bu söylemden hiçbir şey anlayabilmiş değilim.
İşin daha da kahredici bir tarafı ise bu fikirde hukukçu (!) sıfatı taşıyanların da bulunuyor olmasıdır. Bu ne biçim akıl, bu ne biçim mantık, bu ne biçim izan ve dahi bu ne biçim ahlak. Aziz dostlar inanın bu güzelim memleket bu tür okumuşundan çekiyor ve daha da maalesef çekeceğe benziyor. Oysa sade vatandaş işinde gücünde olarak ekmek kavgası peşinde koşmaktadır. Bu türedi beyefendi veya hanımefendiler kazara bir diploma/şahadetname edinmeye görmesinler, kendilerinden başkasını lâlüebkem var sayıp milletin başına gaile olmaktan başka bir anlam taşımıyorlar. Asla yanılmadığımı beyanla söylemeliyim ki Atatürk Cumhuriyetinin nimetlerini en son limitine kadar uhdelerinde taşıyan bazı eğitimcilerin iki fikirli olması, bu meselenin temel sebebi olsa gerek demiyorum, temel sebebi budur diyorum. Aklıselim eğitimcilerimizi tenzihen söylemeliyim ki bunlar arasında Atatürk’e sözle saldıranlarla İslam’a dolayısıyla Hz. Peygamber’e aynı şekilde saldıranlar azımsanmayacak derecede mevcuttur. Bu nedir biliyor musunuz aziz dostlar. Kanunsuzluk ve dahi hukuksuzluk da olsa biz, bize yarayıp yaramadığına bakarız demektir. Bu ise, baştanbaşa ihanet kokan bir tavır olarak toplumu kaosa sürükler. Bu dediklerim konusunda yanılmayı çok arzu etsem de maalesef bu kahredici bir olgu. Bu dediklerime, hasbelkader öğretim konusunda aldığım görev esnasında tanık olduğum için söylüyorum. Bu dediklerim asla bir bühtan değil.
Gelelim Bir şahadetname/diploma konusuna. Bilindiği üzere bu da elan maalesef tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu’nun en az yukarıda anlatılanlar derecesinde şaibe taşıyan diploma davası yürürlükte. Malum olduğu üzere ilgili üniversite, temininde şüphe bulunduğu gerekçesiyle söz konusu belgeyi “SAHTE” diyerek iptal etti. Akabinde İdare Mahkemesine dava açıldı. İlgili mahkeme oy birliği ile talebi/davayı reddetti. Bunun üzerine Bölge İdare Mahkemeleri nezdinde konu istinaf edildi. Oradan da –bildiğim kadarıyla- oy birliği ile dava reddedildi. Dava elan Danıştay tarafına havale edilmiş vaziyette. Mesele bu denli bariz iken yine bazı hukukçular (!) bunu müktesep, yani kazanılmış hak olarak zaman aşımı noktasından irdelemeye tabi tutmaktalar. Meğer sahtekârlığın da zaman aşımı varmış da biz bilmiyormuşuz. Edep yahu! Bu ne biçim hukuk ve dahi adalet anlayışıdır. Şayet böyle bir kapı açılacak olursa bunun sonu nereye dayanır. Bu fevkalade önemi haiz belge ayaklar altına düşürülmüş olmaz mı?
Bakınız sizlere geçmişten, 1980 öncesinden ibretlik bir konu aktararak eğitimciler açısından elan bile devam eden bir vahameti arz edeyim. Yeni nesil bilmez de o yılları yaşayanların bileceği gibi o yıllarda Türkiye toplumu “Sağcı” ve “Solcu” olmak üzere fevkalade mahiyette olmak kaydıyla ikiye bölünmüş durumdaydı. Bendeniz de o yıllarda Polis Memuru olarak Ankara Toplum Polisinin istihbarat ünitesinde çalışıyordum. Daha tıfıl olduğumuz için özellikle toplumsal hareketler konusunda sağcı-solcu gençler arasında asayişi etkiler mahiyette haber edinmekle görevliydik. Şimdiki Çevik Kuvvet denen birimin adı o zaman Toplum Polisi idi. Ve Fransa’dan kopya edilmişti. Bu birim dahi Polder, Polbir ve dahi Temder diye üçe bölünmüş vaziyette idi. Polderciler solcu, Polbirciler Ülkücü, Temderciler de maneviyatçılığı güya hedef edinmişlerdi. İşte bu nedenle 1980 Askeri Darbe Hükümeti Toplum Polisi adını Çevik Kuvvet olarak değiştirdi. Ve birçoğumuzu da farklı birimlere dağıttı.
Ben Orta Okul mezunu olarak Teşkilata intisap etmiştim. Yukarıda anlattığım hengâme esnasında gerek sağ gerekse sol kanattan eğitimciler tarafından: “Gel sana lise diploması verelim ve bizim tarafımıza geçmiş ol. Yani bize bende ol” teklifleri yoğun olarak geliyordu. Ben asla kabul etmedim ve Ankara Gazi Akşam Lisesine devam ederek şahadetname/diploma aldım. Oradan da üniversite ve dahi akademik çalışmalara ulaşabildim.
İşte ve maalesef Cumhuriyet neslini motive etmek üzere görevlendirilen eğitim ve öğretim kadrosu, halen dahi bu anlamsız ve o derece de tehlikeli zihniyetten pek ayrılmamış gibi.
Mesela bizden yaklaşık 20 yıl sonra harpten çıkan Japonya ve Almanya’nın ulaştığı durum her bakımdan bu fikrimi örnekler durumdadır. Onların eğitimcileri tek fikre sahip olarak memleketlerinin terakkisini sağlayacakları kadrolarını yetiştirdiler. Bizlerin adeta havanda su dövmemizin yegâne sebebi, maalesef halen dahi eğitimcilerimizin iki fikirli olmasından kaynaklı gözükmektedir. Tekrar ederek söylemeliyim ki işin önemine vakıf olmuş eğitimcilerimizi tenzih etmek bir hakkın teslimi olsa gerek. Öyle eğitimciler biliyorum ki harf inkılâbı konusunda: “Memleket bir günde cehalete mahkûm kılındı. İnsanlar ölmüş büyüklerinin mezar taşlarını dahi okuyamaz oldular” diyebiliyorlar. Şimdi Allah aşkına yıllar öncesinden vuku bulmuş bir meseleyi bu güne taşımak abesle iştigal değil de nedir. Çok hayırlı olan bu hizmeti eğitimcilerimiz her ne hikmetse hâlâ anlayamamış durumda ve dahi emrine amade kılınmış insanımızın bu konudaki fikirleri bu bedbahtlar tarafından ifsada uğratılıyorsa ve dahi kendileri de Cumhuriyetin tüm nimetlerinden yararlandıkları halde buna teşebbüs ve tevessül edebiliyorlarsa vay halimize!
Sevgili dostlar bu konuda yazacak çok şey var, lakin takdir edersiniz ki bu yazı türü bundan öteye izin vermez. Kısacası ve bu anlatımızın ana fikri şu: Maalesef güzelim Türkiye bazı şahadetnamelilerin/diplomalıların sayesinde (!) bir türlü düze çıkamamaktadır.
Devlet, vatan ve millet kavramlarının özüne vakıf olabilmiş okumuşlar özlemiyle…













