Yılanın değiştirme sonucu attığı gömleği havada döverek soslu salyangoz çorbasında boyayıp giyinen, nifakta ustalaşan, ustalaştıkça da kartlaşıp tohuma kaçan, sırık fasulyeleri son yaptıkları büyük operasyonla vallahi şeytana pabucunu ters giydirme başarısını bir defa daha gösterdiler. Tereyağından kıl çeker gibi kendilerinin bizzat ve isteyerek sebep oldukları bu durumdan habersiz gibi görünen; ancak her türlü adaletsizliği, haksızlığı hukuksuzluğu yapan, yaptıkça da daha büyüğünü yapmaya soyunan bu Şam şıracılarının yaptıkları iksirli içecek bilinirdi de bu derece etkili olacağı kimsenin aklına gelmezdi. Gerçi ilham aldıkları ustaları bu konularda oldukça mahirdi. Hatırlayın: İftira, çamur, kumpas, komplo, bel altı vurma, kaset, sahte belge, gizli tanık…
Dün dünde kaldı elbet. Ustalarından el alan çekirdekten yetişme bu yalan ve iftira makinaları, fırtınada yelken söndürmek ve de velinimetlerine şirin görünmek için geliştirdikleri algı operasyonları ile büyük takdir toplamaya devam ediyorlar. Son marifetleri rakiplerini yargı sopasını kullanarak itibarsızlaştırma ve de diskalifiye etmek. Sorsan bu tosunlara kendilerine: “Biz sütten çıkmış ak kaşığız”, derler. Ancak “mızrak çuvala sığmıyor” artık. “Görünen köye kılavuz da gerekmiyor.” Nasıl beceriyorlar bilmem ama sonuç ortada. Bir bakın hele, giydikleri yılan giysileri ile almışlar önlerine pirinçten yapılmış bir havaı sonra koymuşlar bir tutam davul tozunu bu pirinç havana, üstüne de biraz minare gölgesi eklemişler. Sonra da adalet tokmağı ile başlamışlar bu karışımı dövmeye…
Şimdi siz bana “karından konuşmayı bırak da ne diyeceksen açık ve net söyle”, diyeceksiniz. Ben de size diyorum ki “gözlerinizdeki bozukluğun farkında değilsiniz varın bir uzman doktora; size kalın çerçeveli optik bir gözlük versin de kurtulun artık şaşı bakmaktan. Ne demişti usta: “Sözüm odun gibi olsun da hakikat olsun tek.” Ya, işte böyle sen ne söylersen söyle; suç onlarda değil, onlara o aklı veren keşişte. Gerçi keşiş de şaşmış bu işe. Şimdi köşesinde; “akıl verdiklerim uygulamaları ile benim dahi dudağımı uçuklattılar”, diye biraz hayranlık biraz da şaşkınlıkla bakıyor olanlara…
Bu saatten sonra ister okşa ister poposuna vurup pişpişle, olacakların önüne geçilemeyeceği ortada. Ancak, “battı bacak kırıldı nacak” diyerek üstü bir büyük ustalıkla örtülen bu pislikten kuş mu çıkacak yoksa sümüklü böcek mi? İşte hesap edilemeyen bu! Ne demişti atalar: “Olacakla öleceğin çaresi yoktur.” Şimdi sobaya atılan kok olmasına kok da dumanının nasıl çıkacağı belli değil. Çıkacak duman, düz mü çıkacak yoksa halkalar halinde mi? Ya bir eksen etrafında döne döne alçalan, sarmal ve kıvrımlı yapıda çıkarsa... İşte tahmini güç olan durum da bu! Yani çıkacak olan dumanın deseni, rengi… Ha bir de duman, hemen mi çıkacak yoksa çıkışı aheste aheste mi olacak? Bu arada çok dikkat etmek lazım! Çünkü bir de rüzgâr gerçeği var. Rüzgârın yönü, hızı, çeşidi? Rüzgâr bu ya, her an dumanın yönünü değiştirebilir. O nedenle ben diyorum ki algıyla aldanmak yerine aklınıza danışın. Eğer algıya aldanılırsanız çıkacak duman; rüzgârın da etkisi ile bir dolar ki ciğerlerinize, nefesinizi keser; kaçacak delik bulamazsınız. Sonra da… Sonrası yok. Öyle bir uyku çöker ki gözlerinize, vallahi ambulans da yetişemez imdadınıza.
Ya işte böyle… Şekil birde görüldüğü üzere hukuk guguk olunca adamın küsuratı da mafyalaşıyor. Hele de bu küsurat s-oy özürlüyse… Her neyse benden size Gakgo nasihati: kavalla uyutulan sürüye bakıp da kendilerini vazgeçilmez çoban sayanların dişlerini zaman sayacak elbet! Hem bilirsiniz atalar boş laf etmezler.” Sahi ne demişti atalar: “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.” İşte hesabın döndüğü o zamanda güneş bir doğar ki artık aydınlanmak için ampule de gerek kalmaz. Bu arada unutmadan; “bizden sonra tufan”, diyenlere de bir çift sözüm var. İblisliği terk edin de adam olun, adam! Adam olmazsanız vallahi o kapuska ağzınıza bir salıncak kurarlar sallana sallana ve de ara vermeden… Anladınız siz! Lafın bütünü galaksinin angutlarına söylenir.
Dedim ya bu saatten sonra iştahı kabaran hindilerin iştahlarını ancak turşuluk hıyar giderir. Turşu sevenlerin yapacakları tek şey; varacaklar pazara, alacaklar tezgâhtan iki kilo kornişon, koyacaklar sepete. Niye yüzünü ekşittin. Olmadı mı? Yoksa, sen de onlardan mısın? Kornişon olmasın canım bademlik olsun. Yine mi uymadı? Valla bu saatten sonra uysa da olur uymasa da… Bilirsin, şaşmaz kural: Yaratılan her şeyin bir zıddı olduğu gibi yaratılanların yaptıklarının da bir bedeli vardır. Sen, sen ol güvenmeyin zara. Dübeşin, iki biri de var. Önemli olan sonun ucu. Ucu, dedim; bak yine suratın Çarşamba pazarına döndü. Dedim ya ameliyatla vicdanını aldırmışsan kıvranman boşuna… Eğer haksız çubuklardan örmüşsen kafesi, er geç onun içinde alacaksın nefesi. Ya ne sandın hırtlamba! Milletin hışırı çıkacak sen amuda kalkmanın keyfini süreceksin öyle mi! Var mı öyle bir dünya? Var mı öyle kıçının bohçasını açıp da konaklamak?
Dedim, tekrarlamakta da beis görmüyorum: Her amuda kalkmanın bir bedeli olacak elbet. Hele de amuda kalkan ekmek yediği çanağa pisliyorsa… Muhtarı çağırmak, bekçiye haber salmak yetmez imam da bu pisliği temizleyemez. Fitnenin fütuhatını fırsat bilip elde ettiği ganimet, yük olur böylesi haramzadelerin omuzlarına.
Yaratılan bu hava, yalnızca çürütmeye yeminli tarih ve şuur yoksunlarını çarpmaz; onların çullarına oturup da kendisini fasulye gibi nimetten sayan kenef bülbülü kırpıntılar da nasiplerini alırlar. Sakın ola ki “bana dokunmayan yılan varsın yaşasın”, deyip de sağ kulağın üstüne yatma. Unutma ki yılanın neme lazım diyenler için de yeterli zehri vardır. Merak buyurmasınlar onların da akıbetleri benzeyecektir ağababalarınınkine. Demedi demeyin ha! Aha da yazıyorum şuraya!













