Ülkemiz gerçekten zengin bir ülke olmalı.
Yıllardır önüne gelen yiyor, fakat bir türlü tükenmiyor.
İş başına gelenler göreve gelirken dürüstlükten, adaletten ve liyakatten söz ediyor.
Ancak koltuğa oturduktan sonra işler değişiyor.
Bu kez o koltuktan kalkmamak için kamu kaynakları yandaşlara aktarılıyor; oluşturulan çıkar ağlarıyla da siyasi gelecek güvence altına alınmaya çalışılıyor.
…
Bir zamanlar, bereketli topraklarıyla ünlü bir ülkede halkın vergileriyle kurulmuş dev bir ambar vardı.
Bu ambarın içindeki tohumlar, araçlar ve ekipmanlar bütün köylülerin ortak malıydı.
Görevi bu ambarı yönetmek olan kişiler ise kendilerini yalnızca birer emanetçi olarak tanımlıyordu.
Bir gün ambarın başındaki yönetici köylülerin karşısına çıktı ve şöyle dedi:
— Ben bu ülkenin en dürüst emanetçisiyim.
Halk bunu duymaktan memnundu.
Çünkü herkes dürüst yöneticiler tarafından yönetilmek isterdi.
Fakat zaman geçtikçe bazı köylüler ilginç bir durum fark etti. Ambarın kapıları herkese eşit şekilde açılmıyordu.
Yöneticinin yakın dostları ve onu övenler, ambarın en kaliteli tohumlarına, en yeni araçlarına ve en verimli tarlalarına kolayca erişebiliyordu.
Diğer köylüler ise sıralarının gelmesini beklerken çoğu zaman elleri boş dönüyordu.
Üstelik bu ayrıcalıklı kişiler, ortak kaynaklarla büyüyüp zenginleştikçe meydanlarda dolaşıyor ve:
— Bakın, bu yönetici sayesinde ne kadar başarılı olduk, diyerek onu övüyorlardı.
Bu övgüler zamanla afişlere, duyurulara ve gösterişli şölenlere dönüştü.
Üstelik bütün bunlar yine halkın ödediği vergilerle finanse ediliyordu. Kamuya ait kaynaklar, yöneticinin ne kadar başarılı ve dürüst olduğunu anlatan propagandaların malzemesi hâline gelmişti.
Bir gün yaşlı bir bilge meydana geldi ve kalabalığa şöyle seslendi:
— Bir insanın dürüst olduğunu söylemesi yetmez.
Dürüstlük, emanet edilen şeyi sahibine sadakatle kullanmaktır.
Eğer ortak mal, belli kişileri güçlendirmek ve sonra da bu güç üzerinden kendini övdürmek için kullanılıyorsa, ortada dürüstlükten çok çıkar ilişkisi vardır.
Yönetici öfkelendi:
— Ben kimsenin hakkını yemedim!
Bilge sakinliğini koruyarak cevap verdi:
— Dürüstlük sadece cebine para koymamak değildir.
Emaneti adaletle dağıtmak, herkese eşit davranmak ve ortak imkânları kişisel itibar inşa etmek için kullanmamaktır.
O gün halk önemli bir gerçeği daha iyi anladı:
Bir yöneticinin ne kadar dürüst olduğunu kendi sözlerinden değil; kamuya ait imkânları nasıl kullandığından, yakınlarına karşı ne kadar tarafsız olduğundan ve eleştirilere rağmen adaleti koruyup korumadığından anlamak gerekir.
Çünkü bazıları aynaya bakıp kendisine “Ben dürüstüm” diyebilir.
…
Evet...
Bugün de aynı soruyu sormak gerekiyor:
O koltuklarda oturanlar, kamuya ait imkânları nasıl kullandıklarına, yakınlarına karşı ne kadar tarafsız davrandıklarına ve eleştirilere rağmen adaleti koruyup korumadıklarına gerçekten bakıyorlar mı?
Ne yazık ki hayır.
Peki bütün bu düzenin kazananı kim oluyor?
Elbette onları o koltuklara taşıyan insanlar değil.
Kazananlar; koltuklarında oturup yandaşlarıyla birlikte kamu kaynaklarının sağladığı ayrıcalıkların keyfini sürenler oluyor.
Peki onları iktidara taşıyanlar ne yaşıyor?
Birçoğu hâlâ kapılarda iş bulabilmek için bekliyor.
Birçoğu işini görebilmek için birilerinin gözüne girmeye çalışıyor.
Kısacası, iktidarın nimetlerinden söz edilen yerde fedakârlığın yükünü yine halk taşıyor.
Ve ne yazık ki değişen sadece isimler oluyor; düzen ise yerinde kalıyor.













