Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), 2002 yılında iktidar yolculuğuna başlarken geçmiş hükümetlerin uygulamalarına karşı “3Y” vaadiyle yola çıkmıştı: yasakları, yolsuzluğu ve yoksulluğu ortadan kaldırmak.
Ülkede yaşanan yasaklı dönemin sona erdiğinin en önemli göstergelerinden biri olarak da 9 Ekim 2003’te Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildi.
...
Bu kanunun temel amacı; vatandaşların devlet kurumlarından bilgi ve belge talep edebilmesini yasal güvence altına almak ve kamu yönetiminde şeffaflığı artırmaktı.
Kanunun hedeflediği başlıca amaçlar şunlardı:
Şeffaflık sağlayarak devlet kurumlarının faaliyetlerinin toplum tarafından denetlenebilir olmasını sağlamak, demokratik katılımı artırarak vatandaşların kamu yönetimi hakkında bilgi sahibi olup karar süreçlerine daha bilinçli katılmasını sağlamak,
Hesap verebilirliği güçlendirerek kamu kurumlarının yaptığı işlemler konusunda toplum karşısında sorumlu olmasını sağlamak, vatandaş-devlet iletişimini geliştirerek bireylerin kamu kurumlarından kolayca bilgi talep edebilmesini mümkün kılmak
...
Özellikle 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra kurumların işleyişi, iktidarın bir zamanlar kaldırmayı vaat ettiği “yasakçı anlayışı” daha da katılaştıran bir döneme evrildi.
Kurumları yöneten yöneticiler artık iktidarın bizzat çıkardığı; şeffaflığı sağlayacak, demokratik katılımı artıracak, hesap verebilirliği güçlendirecek ve vatandaş-devlet iletişimini geliştirecek olan Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’nu bile uygulamaktan çekinir hâle gelmiş durumda.
Bunu birkaç somut örnekle açıklamak istiyorum.
Birincisi:
Hatırlarsanız, Hazarbaba Kayak Merkezi ile ilgili bir bilgi edinme talebimiz olmuştu. Amacımız, üç yıl önce ihalesi yapılan kayak merkezinin süreci hakkında kamuoyunu bilgilendirmekti.
Altı üstü, kamuya açık şekilde yapılan bir ihalede yüklenicinin şartnamelere uyup uymadığını öğrenmek ve kamuoyunu aydınlatmaktı.
Ancak ilginçtir ki, kurum müdürü açıklaması gereken bilgiyi kendisi vermek yerine kurumun hukukçusuna imzalatarak “ticari sır” gerekçesiyle yanıt veremeyeceklerini bildirdi.
İnsan gerçekten “Pes!” diyor.
Ne kadar yazık değil mi?
Daha sonra konuşamamalarının nedeni de ortaya çıktı.
Meğerse kayak merkezindeki sorunlarda kusurlu taraf kurumun kendisiymiş.
Bir yandan “yatırımcı gelmiyor” diye yakınırken, diğer yandan yatırımcının önünü açması gereken hizmetleri sağlamayan yine aynı kurum.
…
İkincisi:
Millî Eğitim Bakanlığı’na verdiğimiz dilekçe.
Hatırlarsınız; 2020’de yaşanan 2020 Elazığ Depremi sonrasında Mehmet Akif Ersoy Lisesi usulsüz bir şekilde yıkılmıştı ve bu durum mahkeme kararıyla da tespit edilmişti.
Okuldan çıkan hurdaların Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’na gönderilmesi gerekirken, iddialara göre bazı rant çevrelerinin cebine girmişti.
Biz de sorduk:
Kamu zararı tahsil edildi mi?
Ne kadar zarar oluştu?
Ama yine sessizlik…
Bu kez de “kişisel veriler” gerekçesinin arkasına sığınıldı.
Devletin kasasına girmesi gereken milyonlarca lira ortada yokken kurumların bu sessizliği, şeffaflık ve adalet konusunda ne kadar samimi olduklarını da gösteriyor.
Üstelik mesele bununla da sınırlı değil.
Şu anda Sağlık İl Müdürlüğü’ne verdiğimiz dilekçede;
Sağlık İl Müdürlüğü binasının akıbeti,
Fethi Sekin Hastanesi Yüksek Güvenlikli Biriminde yaşandığı iddia edilen yolsuzluklar ve sorumluları,
İlçe hastanelerinde yemek ihaleleriyle ilgili rant iddiaları
hakkında yönelttiğimiz sorulara da hâlâ yanıt verilmiş değil.
...
Görüyor musunuz?
İktidarın “liyakatli” diye övdüğü bürokratların hâli bu.
Şeffaflığı sağlayacak, demokratik katılımı artıracak, hesap verebilirliği güçlendirecek ve vatandaş-devlet iletişimini geliştirecek diye çıkarılan Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’nu bile uygulamaktan çekinen bir bürokrasi.
Peki bu korku neden?
Beceriksizliklerin, usulsüzlüklerin ve yolsuzluk iddialarının ortaya çıkmasını engellemek için mi?
Yoksa 2002’de büyük umutlarla dile getirilen “3Y” vaatlerinin bugün tam tersine dönmüş olduğu gerçeğini gizlemek için mi?
Ne yazık ki şeffaflık vaadiyle başlayan yolculuk, bugün bilgi perdesinin arkasına saklanarak devam ediyor.
Kamuoyu aydınlatılmayı değil, karanlıkta bırakılmayı tercih eden bir yönetim anlayışıyla karşı karşıya.
Bu durum sadece birkaç kurumun sorunu değil.
Aksine, sistemin genelinde yaşanan dönüşümün acı bir göstergesi.












