Bir ülkenin vicdanı nerede aranır? Saraylarda mı? Borsada mı? Rakamlarla süslenmiş büyüme tablolarında mı? Hayır! Bir ülkenin vicdanı, sabahın köründe işine gitmek için yola koyulan işçinin cebinde, akşam evine ekmek götürme telaşındaki emekçinin alnında biriken terde, bir gencin sınav kazanacağım; aileme, ülkeme faydalı bir kişi olacağım diye sabahlar kadar kitaplarda gezinen gözlerinde aranır. Hangi alanda olursa olsun alın teri dökülerek yapılan her iş saygıya sonuna kadar hak eder. Çünkü alın teri kutsaldır.
Ne yazık ki bugün ülkemizde alın terinin değeri üzerine çok konuşuluyor ama gereği yeterince yapılmıyor. Televizyon ekranlarında ekonomik başarı hikâyeleri anlatılırken, birçok işçi hakkını almak için fabrika önlerinde, meydanlarda ve mahkeme koridorlarında, yollarda başkentimiz Ankara’da hatta işçi hakkını korumak üzere teşkilatlanan devlet kurumu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde mücadele etmek zorunda kalıyorsa ortada bir büyük haksızlık ve hukuksuzluk var demektir. Bu durum ne sosyal hukuk devletinin ne de İslam'ın emrettiği düzene sığar. İslam'ın işçiye bakışı son derece açıktır. İşçi de işveren de Allah'ın kuludur. Aralarındaki ilişki güçlünün zayıfı ezdiği bir ilişki değil, hakkın ve adaletin gözetildiği bir emanettir. Peygamber Efendimiz(sav): “İşçinin ücretini alın teri kurumadan veriniz.”, diye buyururken yalnızca güzel bir ahlak tavsiyesinde bulunmamış, açık bir hak tesliminin de emrini vermiştir. Aylarca maaşını alamayan işçinin, kıdem tazminatı için kapı kapı dolaşan emekçinin, fazla mesaisinin karşılığını alamayan çalışanın, asgari ücretle geçinmeye çalışan milyonların, yıllarca devletine sadakatle hizmet etmiş emeklinin haklarının üzerine yatmak ya da inkâr etmek vicdan sahibi herkesi rahatsız etmelidir. Özellikle de onların haklarını korumakla mükellef mercileri…
Peygamber Efendimiz: “Ben kıyamet günü ücretle işçi tutup işini gördüren ve ücretini vermeyen kişinin hasmıyım.”, buyurmaktadır. Dikkat ediniz! Burada sadece bir uyarı yoktur. Doğrudan doğruya ilahi bir hesap hatırlatılmaktadır. Çünkü işçinin maaşı bir rakamın ifadesi değildir. O maaş; çocuğun okul masrafıdır, annenin ilacıdır, evin kirasıdır, mutfaktaki aştır, ekmektir ve bunlar için dökülen terdir. Bu nedenle işçinin hakkını geciktirmek yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda vicdani ve ahlaki bir sorundur.
Bugün ülkemizde bazı işçiler aylarca maaş beklerken, bazı şirketlerin kâr rekorları açıklaması toplum vicdanında derin yaralar açmaktadır. Daha da düşündürücü olan ise emeğin hakkını arayan insanların çoğu zaman suçlu gibi gösterilmesidir. Hakkını isteyen işçi mi suçludur? Yoksa hakkını vermeyen mi? Yoksa o hakkın verilmesini sağlamakla yükümlü olan devlet yöneticileri mi?
Kur'an-ı Kerim: “Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.”, buyurmaktadır. Zulüm sadece can yakmak değildir. Hakkı geciktirmek de zulümdür. Emeği sömürmek de zulümdür. İnsanları açlık korkusuyla susturmaya çalışmak da zulümdür. Mesele yalnızca işveren meselesi değildir. Devlet de bu tablonun dışına çıkamaz. Çünkü devletin temel görevi; “güçlü olanı korumak değil, haklı olanı korumaktır.” Bir işçi hakkını almak için günlerce yürümek zorunda kalıyorsa... Mahkeme kapılarında bekliyorsa... Sendikal hakkını kullandığı için baskı görüyorsa... Burada yalnızca işverenlerin değil, denetim görevini yerine getirmeyenlerin de sorumluluğu vardır. Hz. Ömer'in adalet anlayışı bugün de önümüzde durmaktadır: “Fırat kıyısında bir koyun kaybolsa hesabı benden sorulur diye korkarım.”, diyen Hz. Ömer’in adaletini dilinden düşürmeyen ancak uygulamaya gelince tam tersini yapanlar; ikiyüzlü, günahkâr ve zalimlerdir.
Bugün milyonlarca emekçinin yaşadığı sıkıntılar karşısında aynı hassasiyet gösterilebiliyor mu? İşte asıl soru budur. Tarih bize göstermiştir ki emeğin değersizleştirildiği toplumlarda huzur da yoktur, bereket de... Çünkü emek olmadan üretim olmaz. Üretim olmadan kalkınma olmaz. Adalet olmadan da devlet olmaz.
Emek, sermayeden öce gelir. Emek olmadan sermaye olmaz. Bir başka ifadeyle sermaye işçiye muhtaçtır. İşçi sermayenin lütfuna değil, kendi emeğinin hakkının verilmesini istemesi kadar doğal ne ola ki… O halde Alın terine saygı gösterme işverenin olduğu kadar işçinin hakkını gözetmekle mükellef olan devlet yöneticilerinin de öncelikli görevidir. Bu görevi yerine getirmeyen işveren de devlet temsilcileri de dini ve vicdani olarak sorumludur ve sorgulanmalıdır.
Sonuç olarak; İslam'ın emrettiği düzen, işçinin hakkını koruyan, işvereni adalete davet eden ve devleti denetim sorumluluğuyla yükümlü kılan bir düzendir. Alın teri kurumadan verilen ücret yalnızca bir ödeme değil, insan onuruna gösterilen saygıdır. Unutmayalım ki işçinin alın teri kuruyor ve hak ettiği zamanında ödenmiyorsa toplumun vicdanı da kurumaya başlamış demektir. Vicdanın kuruduğu yerde de ne adalet yeşerir ne de huzur olur.













