Bir şehrin kaderini, o şehri yönetenlerin vizyonu belirler.
Ancak ne yazık ki son yıllarda şehirlerimizin geleceği, hizmet üreten değil, yalnızca "algı üreten" bir yönetim sarmalının içine sıkışmış durumda.
Kamu kurumlarının vatandaşa ve şehre karşı yükümlülükleri, sadece rutin işleri yürütmekten ibaret değildir; asıl sorumluluk, kriz anlarında refleks gösterebilmek ve şehre sosyal-ekonomik bir kimlik kazandırabilmektir.
…
Bunu bazı kamu kurumlarının yanında yerel yönetimlerde en büyük sorumluluğu olan belediyelerin gerçekleştirdiğini görmekteyiz.
Peki, bugün sokakta gördüğümüz manzara ne?
Hizmet binalarının duvarlarını süsleyen devasa billboardlar, sponsorlu sosyal medya videoları ve bitmek bilmeyen PR (halkla ilişkiler) kampanyaları...
Kamu yöneticileri, asli görevlerini yapmak yerine adeta kendi kişisel markalarını parlatmanın, koltuklarını sağlama almanın derdine düşmüş durumda.
Medya gücüyle yaratılan bu yoğun illüzyon, acı bir gerçeği gizlemeye çalışıyor: Şehirlerin kronikleşen devasa sorunları yerinde sayarken, eften püften işler halka "tarihî birer reform" gibi ambalajlanıp sunuluyor.
…
Net konuşalım: Bir kamu kurumunun başarısı, billboardlardaki gülümseyen yönetici fotoğraflarının sayısıyla ölçülmez.
Çöp toplamak, kaldırım taşını yenilemek ya da rutin bakım yapmak bir lütuf değil, o kurumun zaten varlık sebebidir.
Asli görevini yerine getiren bir yönetici, bunu topluma devasa bir başarı hikayesi gibi satmaya kalkışamaz.
Gerçek başarı; o şehrin ekonomisini büyütecek hamleleri yapmaktır, sosyal adaleti sağlamaktır, kentin elli yıl sonrasını planlayacak bir vizyon ortaya koymaktır.
…
Ancak vatandaş artık bu bayatlamış algı operasyonlarını yutmuyor.
İnsanlar yöneticilerin karnesini basındaki süslü demeçlere göre değil; her sabah yaşadığı ulaşım çilesine, musluğundan akan suyun kalitesine ve yaşadığı kentin hayatına kattığı sosyal değere bakarak dolduruyor.
Altyapı yaptım deyip yağmur yağdığında şehri teslim alınıyorsa.
Kentsel dönüşüm yapacağım söylemi ile yola çıkıp insanlar müteahhitlere mahkum bırakılıyorsa.
Kendisinin bir katkısı yoksa.
Seyir terası ile şehre vizyon kazandırdığını düşünürken, yaptığın parkta oturduğun zaman o meşhur terasında gördüğün manzarayı görüyorsa ve bunu millete özelliği olan bir seyir teras yaptım diye pazarlıyorsan.
Caddelerde trafiği rahatlatacağım deyip yaptığın otoparklara rağmen o caddelerde trafik rahatlatmak yerine görüntü aynı tas aynı hamam ise.
Şehre kimlik kazandırmak için yaptığın Batı Prestij projesinde elini yüzüne bulaştırıyorsan.
Millet gerçeği görüp elinden çıkarmaya çalışıyorsa.
Daha bunun gibi bir çok hizmetleri göz boyamaya yönelik, içi boş yatırımların devasa bütçelerle "vizyon proje" adı altında pazarlanması, toplumda artık bir takdir duygusu yaratmıyor.
Aksine, halkta ciddi bir samimiyet alerjisine ve güven kaybına yol açıyor.
…
Parıltılı reklamların arkasındaki boşluğu gören vatandaş, hakkı olan hizmeti istiyor; şov değil, icraat bekliyor.
Örnek mi…Jeotermalin 7 yıldır hali ortada. Kimse hala bir çivi çakmamış.
Örnek mi…UNESCO tarihi miras listesinde olan Harput buzluk mağaralarının 7 yıldır hali ortada. Protokolleri hazır, 2024 yılında yapacağım demişsin. Kapısına kilit vurmuşsun.
Bunun gibi bir çok örnek sayabilirim.
Şehre katkı sağlayacak önemli yatırımlar es geçilmiş ve unutulmuş halde.
Unutulmamalıdır ki makamlar geçici, şehre ihanet etmeden bırakılan kalıcı eserler bakidir.
Popülizmin rüzgarına kapılanlar, tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gitmeye mahkumdur.
…
Yazımı bütün kamu kurum yöneticilerin kulaklarına küpe olması temennisi ile bir hikaye ile noktalamak istiyorum
Bir zamanlar küçük bir kasabada iki fırıncı varmış.
Biri her gün dükkânının önüne büyük afişler asar, sokaklarda bağırarak reklam yapar, “En iyi ekmek burada!” dermiş.
Diğeri ise sessizce çalışırmış. Sabahın ilk ışığında fırınını açar, yaşlıların ekmeklerini evlerine kadar götürür, parası olmayan çocuklara sıcak simit verirmiş.
Kasaba halkı ilk zamanlar reklam yapan fırıncıya gider olmuş.
Çünkü onun sesi daha çok çıkıyormuş.
Ama bir süre sonra insanlar ekmeklerin çabuk bayatladığını, müşterilere karşı kaba davranıldığını fark etmişler.
Sessiz çalışan fırıncı ise hiç “Ben en iyiyim” dememiş.
Sadece işini iyi yapmış.
Bir gün kasabanın en yaşlı adamı meydanda şöyle demiş:
“İyi hizmet bağırmaz; insanlar onu birbirine anlatır.”
O günden sonra insanlar reklamdan çok davranışa bakmaya başlamış.
Sessiz fırıncının dükkânı dolup taşmış.
Reklam yapan fırıncı ise şaşkınlıkla sormuş:
— “Ben daha çok tanıtım yaptım, neden beni seçmediler?”
Yaşlı adam gülümsemiş:
— “Çünkü insanlar kulağıyla reklâmı duyar, ama kalbiyle hizmeti hisseder.”
Bu yüzden derler ki:
Bir işi büyüten şey sadece reklâm değil, insanın bıraktığı güzel izdir.
Bırakım algı mantığını bu şehire hizmet etmeye gayret gösterin













