Sözleri güzel ezberlemişler: "Hukukun üstünlüğü… Şeffaflık… Hesap verebilirlik…"
Ne kadar da güzel laflar değil mi? Vitrinde ışıl ışıl parlıyor.
Ama o gösterişli vitrinin arkasında ne var?
Çürümüşlük, derin bir sessizlik ve muazzam bir kayıtsızlık…
…
Aylardır bıkmadan, usanmadan yazıyoruz.
Yazdıklarımız ne bir dedikodudan ibaret ne de boş bir polemik.
Konumuz, Sağlık İl Müdürlüğü’ne bağlı ilçe hastanelerinin yemek ihaleleri.
Ortada çok ciddi bir iddia var: "Devlet, milyonlarca lira zarara uğratılıyor."
Üstelik bu iddiayı ortaya atan sokaktaki sıradan bir vatandaş da değil.
Bu işin mutfağından gelen, yıllardır ekmek yediği sektörü ve dinamiklerini çok iyi bilen bir firma sahibi.
Adam adeta haykırıyor: "Devlet soyuluyor!"
…
Mesele sadece iddiayla da sınırlı kalmadı.
Ortada kesinleşmiş mahkeme kararları var.
Kamu İhale Kanunu'nun 21/b maddesi kapsamındaki pazarlık usulüyle yapılan bazı ihalelerin mevzuata aykırı olduğuna dair yargı hükmü bulunuyor.
Normal, hukukun işlediği bir ülkede böyle bir durumda ne olur biliyor musunuz?
Sorumlusu derhal istifa eder.
Savcılar harekete geçip hesap sorar.
Müfettişler gelir, inceleme başlatır ve eğer bir kamu zararı varsa bu zarar sorumlulardan kuruşu kuruşuna tahsil edilir.
Peki, bizde ne oldu?
Hiçbir şey! Büyük bir sessizlik hakim.
Aynı ihale, aynı düzen ve aynı yüzler aynen devam ediyor.
Sanki ortada bir mahkeme kararı yokmuş, iddialar ortaya atılmamış ve kamu zararı oluşmamış gibi davranılıyor.
…
Şimdi buradan açıkça soruyorum: Nerede bu devlet?
Sayın Vali nerede?
Sağlık İl Müdürü neden köşe bucak saklanıyor?
İktidar milletvekilleri neden birdenbire dilsiz kesildi?
Milyonlarca liralık kamu kaynağı konuşuluyor ama bir Allah’ın kulu çıkıp da "Arkadaşlar durun, iddiaları inceliyoruz" demiyor.
Denetleyen yok, soran yok, cevap veren yok.
…
Biz gazeteciyiz.
Belgeleri çantamıza koyup kapılarına kadar gittik.
Aylardır randevu talep ediyoruz.
Aldığımız cevap hep aynı: Ertele, kaç, görmezden gel…
Eğer bir kamu yöneticisiyseniz, göreviniz sadece o sıcak koltuklarda oturmak değildir; halk adına sorulan sorulara açık yüreklilikle cevap vermektir.
Meydanlarda şeffaflık nutukları atıp gazetecilerden kaçamazsınız.
Hesap verebilirlikten bahsedip sıkışınca sessizliğe sığınamazsınız.
Unutmayın, sessizlik masumiyet göstergesi değildir; sessizlik, suça ortak olmaktır.
…
İşin siyaset boyutuna gelince…
Konu MHP’li Semih Işıkver’e kadar gitmiş. Kendisi ne demiş?
"Mahkemeye versin." Dinlememiş bile.
Cumhur İttifakı ortağıymış, anladık.
Peki ya CHP’li Gürsel Erol’a ne demeli?
Bu belgeler Gürsel Efendi'ye de gitti, çok iyi biliyorum.
Meydanlarda "Elazığ Sevdam" diye bağırmak kolaydır.
Kameraların karşısına geçip "Hizmet bizim işimiz" demek de kolaydır.
Asıl yiğitlik ve dürüstlük işte tam da burada, bu dönemeçte belli olur Sayın Erol.
Kamu parası ve yetim hakkı konuşuluyorsa, muhalefet olarak en başta senin konuşman gerekir.
Bu usulsüzlüklere sessiz kalırsan, dillerden düşmeyen o sloganların hepsi boştur, hepsi reklamdır, hepsi palavradır.
Bugün susarsan, yarın bu halk sana neden inansın?
…
Son sözüm nettir: Devleti ayakta tutan sadece kanunlar değil, o kanunları uygulayacak olan iradedir.
Bugün kanun var, mahkeme kararı var, kapı gibi belge var.
Ama ne yazık ki bunu uygulayacak bir irade, hesap sorma cesareti yok.
Sessiz kaldığınız her gün, bu şehrin çocuklarının hakkını yiyorsunuz.
Sessiz kaldığınız her gün, toplumun adalete olan inancını biraz daha öldürüyorsunuz.
…
Biz gazeteciler olarak susmayacağız.
Kapıları kapatın, telefonlara çıkmayın, duymamazlıktan gelin; gerçekler er ya da geç gün yüzüne çıkacaktır.
Ve o gerçekler ortaya çıktığında, bugün kafasını kuma gömen herkesin yüzüne bir tokat gibi çarpacaktır.
Çünkü bugün belgeler konuşuyor, yetkililer susuyor ama tarih hepsini tek tek not ediyor.













